18 Haziran 2019 Salı

Bazı günler...





Bazı günler geçmişi hatırlarız. Bir de fonda, o günlere uygun bir melodi çalıyorsa 

tamamdır. O günleri film şeridinde tekrar izlemek ister miydim? Hepsini değil, bazılarını..

bazı günleri özellikle izlemek isterdim. 

Ya siz?











{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-






16 Haziran 2019 Pazar

Mucize ✨










"Yüzü pencereye dönüktü. Bahçe göz alabildiğine uzanıyor, yeşil çimenlerin bazı yerleri kelleşmiş, üstünde mevsime uygun sarı, turuncu, kırmızı yapraklar yuvarlanıyordu. Ağaçlar rüzgarın her esişinde hoyratlığa dayanamayıp yapraklarını teker teker bırakıveriyorlardı sonsuzluğa ve yeniden dirime.

Bu okul üç nesildir ailesine emanetti. Büyükbabası ile ona içinde kaybolacağı dev bir orman gibi gelen okul bahçesinde gezinirlerken, bir gün kendisinin onun yerine geleceği temennileriyle büyümüştü. Dedesi ve babasının ardından aldığı görevde; onlar kadar ses getirebileceğinden kuşku duysa da yeniliklere, zamana ayak uyduran yöntemiyle gençlerin ve aynı zamanda sisteme, gelenekçi tutumu yumuşak bir şekilde yerleştiren yapısıyla da ailelerin gönlüne yerleşmesini bilmişti.

Zaman öyle hızla akıp gitmişti ki, şairin dediği gibi "yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği" aklına gelmezdi. Şiirin devamındaki gibi "sevgileri yarınlara bırakmamıştı" asla. Çok sevmişti hem dünde, hem bugünde, hem yarında. 

Okula yeni ders yılında gelen genç öğretmenlerdendi. İlk görüşte kalbinin, göğüs kafesini yırtarak ona koşmak istediğini bugün gibi hatırladı. Ortak ilgi alanlarını keşfetmek için farkettirmeden etrafında dolaşıp, en ufak bilgiyi bile kaçırmıyordu. Onun üstüne düşmeden  ama ilgisini de belli edecek tekliflerde bulunuyor, her seferinde "ya kabul etmezse"  endişesini yaşıyordu. Ne kadar uzun gelmişti bu yakınlaşma süresi ona. Sonunda ilk yemek   teklifini ettiğinde, o da yanakları pembe pembe gülümseyerek "evet" demişti.  Sonrasında hislerini yavaşça itiraf etmiş ve onun da bu ilgiye cümleleriyle sıcak baktığını görünce aklını kaçıracağını sanmıştı mutluluktan."


********************

Sıkılmıştı. Aynı tarz öyküleri okumaktan fena halde sıkılmıştı. Göz kapaklarını oğuşturdu. Daha fazla devam edemeyeceğini anlayıp, elindeki dosyanın en son sayfasını açtı:

******************

Bir hayat üzerine yıkıldı adamın. Hem iki gözünden birini, kalbini, ruhunu kaybetmişti, hem de ikisinin mutluluğunun ışığı olan bebeği. O gün; aldığı karardan oldukça emindi ama şimdi tek başına, yaşadığı mutluluğun izlerini fotoğraf karelerinde seyrediyordu. 

Belki hayat, hepimize birşeyleri işaret ediyordu... olanları görmek ve tüm kalbiyle algılamak ise bize kalıyordu."


SON 



*****************
Dosyanın kapağını kapattı. Okuduğu şeyin fazlasıyla duyguları sömürdüğünü düşündü. Yorgundu, dosyayı masaya gelişigüzel bıraktı ve gözlerini oğuşturdu. Merakla sonucu bekliyordu bunu yazan kişi. Artık daha fazla oyalayamayacaktı. Her defasında sekreteriyle muhatap olmaktan sıkılmış bir ses tonuyla konuşmuştu en sonuncusunda. Oysa böyle kaç taslak okuduğunu bilseydi, bu kadar üsteler miydi acaba?

Bu tarz hikayeler çok fazla yazılmıştı. İki aşık, düzgün bir aile yaşantıları var. Herşey tam yolunda gidecekken çiftten biri mutlaka hastalanır ve ölümcüldür durumu. vs vs. Evet anlatımı iyiydi, kelimeleri seçişi, cümleler arasındaki ahenk ama olmazdı işte olmazdı. Yarın ona neler söyleyeceğini düşünmek istedi ama başı çatlayacak kadar ağrıyordu.  Işıkları kapadı ve yatak odasına gidip, kendini uykuya teslim etti.

********************

Geceyarısı diğer odadan gelen sese uyandı. Gözkapakları birbirine yapışmış gibi açılmıyordu sanki. Elleriyle iyice oğuşturdu ve üstüne birşey alarak odaya doğru yürüdü.  Çalışma odasının kapısını kapattığına emindi. İçeri girdi, herşey yerli yerinde gözüküyordu, yolunda olmayan bir şey yok gibiydi. İçinden "beni uyandıran neydi acaba?" diye düşündü, eliyle boşver işareti yaptı ve tam dönüp gidecekken birden masadaki ışıltılı notu farketti. 

Merakla masaya yaklaştı, lambayı yaktı. Yatmadan önce okuduğu dosyanın kabı duruyordu ama içinde kağıtlar yoktu, bomboştu. Şaşkınlıktan ağzı açık kaldı ve üstüne bırakılan notu eline aldı. Bu nesne kağıt gibi de değildi aslında, ipek ve tüy karışımı bir dokusu vardı ve üstünde mürekkep yerine ışıltılar saçan altın tozu kullanılarak yazılmış, uçar gibi duran elyazısı vardı.

***************


"Sayın Bay,
Eşimle yaşadıklarımızı anlamanız için gerçekten aşk duygusunu tüm damar uçlarınızda bir kez hissetmiş olmanız gerekir. Bunu hiç hissetmediğinizi anlamış bulunuyor ve üstünüzde yük olan dosyayı sizden alıyorum."


***************

Senenin sonlarına doğru yayınlanan bu eser, 7 dilde çeviriyle satış rekorları kırdı. 










{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





not: yazıda kullanılan görsel google' dan alıntıdır.



11 Haziran 2019 Salı

telepati














"Kahretsin, şu telefon yan çizecek zamanı buldu!"

-Ne dedin?

"Kahretsin dedim... telefonun ses düğmesi bozuldu"

-Eeee?

"Biri aradığında sesi az duyuyorum."

-Ne yapmayı düşünüyorsun?

"Garantisi bitmiş, servisi nerde onu araştırıyorum."

-İyi işte.. bir adım atmışsın. Hem düşünsene bundan 25 sene önce telefon mu vardı. 

"Haklısın.. nasıl bu kadar öncesi varmış gibi hayatımıza girdi bilemiyorum"

-Hıh.. dayatmalar hep bunlar.. şu telefon olmasa da olur.."

"Sahi sen bu düzen içinde nasıl telefon kullanmadan yaşıyorsun?"

-Algılarımı açık tutarak..

"Nasıl? Üçüncü gözün falan mı çıktı?"

-Dalga geçme, adam gibi dinleyeceksen dinle..

"Afedersin.. dinliyorum"

-Daha önceleri insanlar birbirlerini dinliyorlardı. Sözler; havada kalan ve bir rüzgar esintisiyle dağılan bir şey değildi. Kulak verilirdi herşeye. İnsanların görüşmeleri, buluşmaları telefonla olmazdı ki. Diyelim bir tanıdığına uğramak istiyorsun, çıkardın evden ve giderdin, kapıyı çalardın ki genellikle kapı açılırdı. Kadınlar o zamanlar hep evdeydi. Başka bir görüşme için orada karar verilir, ayrılınırdı. Kapı ya da mahalle komşuları için sıkıntı yoktu. Çünkü evdeki ufaklıklar önden gönderilir, bir manileri yoksa misafir geleceğini iletirlerdi. 

Arkadaşlar bir sonraki toplantıyı, o görüşme içerisinde kararlaştırırdı. O saat ve gün belirlenen yerde beklerdi insanlar. O zamanlardan bu zamanlara geldik, göyya herkesin elinde şahsa özel iletişim aracı.. ama acaba kim gerçekten dinliyor birbirini. Ben kaç kez yanlış iletişim yüzünden sancılı görüşmelere şahit oldum. Değil dakika, saat gecikmesiyle randevulara gelenler, bir de gelmeyenler bile var.

"Yani eskiden bu yok muydu diyorsun?"

-Hayatın her döneminde eksik insanlar vardır elbet.

"Eksik?"

-Bilgi eksiği, davranış eksiği, görgü eksiği, saygı eksiği... daha sayabilirsin. Ama şimdi sürekli kulakta taşınan bu aletler yüzünden beyin hücreleri de eksiliyor ve herşeyi unutan insancıklar dolaşıyor etrafta.

"Peki napıyorsun? Yani birini özlediğinde görmek istediğinde atlayıp evine mi gidiyorsun?"

-Eğer sokağa çıkmışsam elbette ya işyerine ya da evine uğrarım. İkisinde de bulamazsam mutlaka bir kağıda not yazar bırakırım. 

"Varsayalım bıraktığın not eline ulaşmadı.."

-Telepati diye bir şey duydun mu? Oturur onu çağırırım..

"Eee gelir mi yani?"

-Ben çok kez denedim.. sonuç başarılı.. denemesi bedava. Gücümüzü kullanmak tamamen bizim elimizde evlat.

O sırada kapı çalar, kapıyı açar. Uzun zamandır görmediği ve aramayı planladığı arkadaşı gülümseyerek ona bakmaktadır.

-"Sanki beni çağırdın gibi hissettim.. o yüzden geçerken mutlaka sana uğramak istedim. Nasılsın?" diye sorduğunda, şaşkınlıktan dona kalır.









{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





not: yazıda kullanılan gif google' dan alıntıdır.
      Tekrar yayındır.




1 Haziran 2019 Cumartesi

Celaliye 5







Bir kaç gün sonra Ali nihayet ortaya çıktı. Nerde olduğunu sorduğumu gayet iyi hatırlıyorum fakat Ali' nin ne cevap verdiği net olarak kalmamış hafızamda. Sanırım ailedeki büyüklerden biri ya hastalanmış ya da Hakk' ın rahmetine kavuşmuştu. Hepsinin birden topluca gitmesi buna delaletti çünkü. 

Çocukluk işte, ölüm o zamanlar net algıladığımız bir şey değildi ki, insanlar ölebilirdi bunu biliyordum ama onlar hep başkalarıydı sanki. Ölüm; çemberin içinden birine elini uzattığında ne olacaktı, bunun bilincinde değildim. Anlık mahzunluk, yerini hemen hayatın an içindeki gerçeğine bırakıyordu bizler için. Ve biz de hemen denize koştuk. Olağan yarışlarımızı yaptıktan sonra, artık Ali' ye sürpriz soruyu soracaktım. 

Tam o esnada derinlerden gelen bir müzik duyduk. İkimiz de çok heyecanlandık. Çünkü bunun ne olduğunu gayet iyi biliyorduk. Hemen evlere koştuk, ailelerimize haber verdik ve yanımıza harçlıklarımızdan bir miktar alarak caddeye çıktık. Bizim sitenin hemen yakınında duruyordu o.


Bahsi geçen şey, gezginci Migros kamyonlarıydı. Haftanın belirli gün ve saatlerinde gelen bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgah haline gelirdi. Kasanın açılan kısmından raflar meydana çıkardı. Satış elemanları kanadın arkasındaki bölüme geçerek müşterilere satış yaparlardı. Daha sonra bu kamyonlar yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısındaki kasanın yanıbaşında ödeme yapılarak inilen, içi iki taraflı raflarla donanmış, camsız kavuniçi renkte Migros otobüslerine bıraktılar.

Benim en sevdiğim ürün ise o zamanki çocuksu isteğin ve ülkedeki yokluk veya pahalılıktan dolayı, yurtdışından gelenlerin mutlaka yanlarında getirdiği şey olan çikolatalı ürünlerdi. O zamanlar Nestle gofret pek revaçtaydı. Nasıl tadına vara vara, gıdım gıdım yerdim anlatamam. Belki de o zamanlar başlamıştı, imrendirici ve pek iştah açıcı yemek yeme tarzım.

Ali ile gofretlerimizi minik ısırıklarla kim en geç bitirecek yarışmamız da vardı. Ama eninde sonunda biterdi işte. Bir dahaki sefere kadar biz de denize koşardık.

Artık Ali' ye o muhteşem soruyu soruyordum işte. "Ali?", "Ne var?", "Sen kürek çekmesini biliyor musun?", biraz durdu sanki, "Ehm, şey biliyorum", "O zaman gel hadi çekelim", "Benim eve gitmem lazım", "Ama niyeeee?", "Sonra gelirim". Gitti. Ben öylece kalakaldım. Aslında şaşırdım. Olacak iş değildi, ortada yarışılacak bir durum vardı ve Ali ortadan yok oldu. En sonunda şuna kanaat getirdim, Ali kürek çekmeyi kesinlikle bilmiyordu, benimle yarışsa mutlaka kaybedecekti, bu yüzden de bahane uydurdu. Gözüm parladı bu düşünceyle birden ve gülümsedim. 

Sonraki günlerde de Ali' nin pek tadı yoktu sanki ama yine de hep birlikteydik. Yaz sona eriyordu, okul alışveriş telaşı başlamadan dönmek gerekiyordu. Vedalaştık çaresiz. 

Hala düşünürüm, o yaz Ali olmasaydı ben yüzmeyi, denize iskeleden atlamayı, dalmayı, sandalın altından geçmeyi, uzun süre nefessiz dipte kalmayı, kürek çekmeyi ve bir arkadaşı özlemeyi öğrenebilir miydim... Kimbilir, o yaz değil belki çok daha sonra öğrenirdim ama o yaz sanki sıkıştırılmış bir paket program gibi oldu tüm bunlar Ali sayesinde. Onun bana, o zaman dilimi için gönderilmiş bir hediye olduğunu biliyorum. Belki o zamanlar söylemedim ama O' na bunu borçluyum.

Ali; sana arkadaşlığın, beni güzel şeylere teşvik ettiğin, aklımda yer edip yıllar sonra bile senden bahsedebildiğim için çok teşekkür ederim !...







(bitti)











{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




(not:  Fotoğraf Google görsellerden -wowturkey- den alıntıdır.)





31 Mayıs 2019 Cuma

Celaliye 4








Arada ben de İstanbul' a eve gidiyordum, yazlık ev çok kalabalık olduğunda. Orda başardıklarımı babama ballandıra ballandıra anlatırken, özlediğimi de farkediyordum. Uzak kaldığım her gün, tüm bu yaptıklarımı unutucağım diye içimi korku kaplıyordu. 

Nihayet tekrar oraya döndüğümde ilk işim, evdekilerle merhabalaşmayı oldukça kısa kesip kumsala inmek oluyordu. O sefer de öyle oldu. Ama ne denizde, ne sahil boyunca Ali' yi göremedim. Olur a, belki yemek yiyordur, belki öğle sonrası uykusuna yatmıştır ya da ailesiyle alışverişe gitmişlerdir diye kendimce fikirler ürettim durdum. 


Ama Ali yoktu, ne o gün, ne de sonraki gün. Denizde yaptığım aktiviteler beni çok meşgul ediyordu ama hep onun eksikliğini hissediyordum. Her an bir yerden karşıma çıkıp, yine beni yarışmaya zorlayan sorularıyla peşimde koşturacak sanıyordum. Ama yoktu. 


O bir kaç günde yüzme, dalış, daha büyük teknelerin altından geçiş, suyun altında uzun süre nefessiz duruş, iskeleden balıklama atlayış dahil tüm çalışmaları yaptım. Kendimi çok iyi hissediyordum. Ama yepyeni bir şey dikkatimi çekti. Kürek çekmeyi bilmiyordum. O kocaman sandala küreklerle hükmedebilir miydim ki? Bunun her şeyden zor olacağını düşündüm. Ve bu konuda bir şeyler öğrenmek için çalışmalara başladım. Site sakinleri ya da bizimkiler sandala bindiklerinde ben de onlarla gidiyordum. Ve kürek çeken kişiyi dört gözle izliyordum. Bir gün sandalla giderken içimdekini çıkardım. "Bana da kürek çekmeyi öğretir misin?", "Çok küçüksün ama..", "Küçüğüm ama çok güçlüyüm, n' olur öğret, lütfen?", gülümseyerek "Peki gel bakalım küçük kız" dedi ve sonrasında kürekleri nasıl kavrayacağımı, sudan çıkarırken yönünün asla değişmemesi gerektiğini, iki küreğinde aynı açıdan ve aynı anda denize girmesini, yoksa sandalın dengesinin ve gidiş yönünün bozulacağını, küreklerin suya yatay değil dik açıyla girmesi gerekliliğini göstererek ve sabırla anlattı.


Elime küreği aldığımda çok heyecanlıydım. Suyun üstündeydik ve bu koskoca sandala nereye gitmesi gerektiğini ben söyleyecektim. Minik ellerime sığmayan kürekleri tuttum ve bana gösterdiklerini uygulamaya başladım. İlk anda dengeyi tutturamadım. Sandal farklı kürek hareketleri nedeniyle olduğu yerde durdu. Tekrar denedim ve bu sefer acele etmeden yavaşça suya batırdım kürekleri ve yavaşça aynı anda çektim. Yaşasın, hareket etti sandal. Bundan sonrasında yavaş ve direktiflerle daha iyi hareket ettirdim. Koca sandalı denizin içinde sağa sonra sola döndürüyor, tam gaz küreklere yüklenip ileri doğru götürüyordum. Bu arada, sandalı çeviremeyeceğimiz denli dar bir alanda isek eğer, geri geri kürek çekerek hareket ettirmeyi de öğrendim. 



Öğrendiğim her detayı ablamla da paylaştım. İki kardeş sandalı alıp, bizim siteden biraz uzakta olan, Gül Yalı sitesinin iskelesine gidiyorduk. Marketinden bir gofret ya da bisküvi alıp, oraya gidişimizin hava atmak olmadığını gösteriyorduk aklımızca. Hey gidi günler... daha acemi olduğum zamanlarda, ablamla ben yine oraya gitmiş ve yanaşmaya çalışıyorduk. İskelenin altında yosunlar vardı. Ablam, "Sakın beni düşürme, aşağıda yosunlar var, nefret ediyorum yosunlardan" dedi. Sanki bu cümle, olmaması gereken bu durumu çağırmış ve gerçekleşmesini sağlamıştı. Sandalı yanaştırıp, elimle de iskeleyi tutmaya çalışıyordum. Ablam, sağ bacağını iskeleye attı, sol bacağı sandalda iken sandal iskeleden açılmaya başladı. Var gücümle iskeleye çekmeye çalışıyordum sandalı ama gücüm yetmedi. Ablam bacağını çekemedi, sandal daha fazla açıldı iskeleden ve beklenen oldu, ablam denize düştü. Onun "Yosunlar, yosunlaaarrr" diye bağırışını bugün bile hatırlıyor ve ancak bugün -çünkü o an, yolcusunu denize düşüren kaptan moduna girdiğim için suratım düşmüştü- kahkahalarla gülmekten kendimi alamıyorum.


O günlerde o kadar mutlu oldum ki, Ali' den önce bir şeyi iyice öğrenmiştim ve ona bunu yapıp yapamadığını sormak için, dönmesini sabırsızlıkla bekliyordum (!).








(devam edecek)










{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




(not: fotoğraf google görsellerden Olivier Barnaud' a aittir.)


30 Mayıs 2019 Perşembe

Celaliye 3







Akşamları en keyifli zaman dilimiydi. Büyükler balkonlarda çaylarını içerken, çocuklar ve gençler kumda halka halinde oturur, çeşitli oyunlar oynardık. Maharetleri olanlar bunları sergilerdi. Yazlık yer olur da gitar çalmayan olur mu hiç? Hep bir ağızdan o devrin şarkılarını söylerdik. Şimdilerde çekilen filmlerde bolca kullanılan şarkıları biz, o geçmiş zaman tünelinde ilk ağızdan dinleyen nesildik. 



Sesi çok güzel olan ablama, mutlaka gittiği her yerde şarkı söyletirlerdi. O yaz da öyle oldu. Akşamları ablam, o zaman yeni yeni ünlenen Nilüfer' in şarkılarını seslendirir ve herkesi hayran bırakırdı kendine. Ah ! derdim, birisi de bana hayran olsa ve şu Ali' den kurtulsam... Zira sabah olunca yine telaş ve heyecanın yanısıra, beni hep zorlayacak şeylerin başlayacağını biliyordum.

Tahmin edileceği üzre, iddia ve enerji küpü Ali, yeni bir şeyle karşıma geçmekte gecikmedi.

Kıyıdan biraz uzakta duran sandalları göstererek, "Sen bu sandalların bir yanından dalıp, öteki yanından çıkabilir misin?" Amanın !! Sandal bana gemi kadar büyük göründü. Küçücük ciğerlerimi düşündüm, bu kadar kocaman bir nefes alabilir miydim? 

Yapmakla yapmamak arasında gidip geliyordum. Ama içimdeki maceracı kız çıkıp, ne o pes mi ediyorsun? eğer bunu bu küçük çocuk yapabiliyorsa sen de yapabilirsin demektir, dedi ve aynı anda benim ağzımdan da "Çok kolay, tabii ki yaparım" cümlesi çıktı. Üstelik bu sefer önce ben dalacaktım. Derin derin nefesler almaya başladım ve bir anda suyun içinde kendimi aşağıya bıraktım. Kollarımla mümkün olduğunca suyu yararak büyük kulaçlar atıyordum ki, sandalın altından çabucak geçebileyim. Bu arada burnumdan kabarcıklar çıkıyordu arada. Orda geçen zaman o kadar uzun geldi ki, öteki tarafa geçmiş olduğuma şaşırdım. Nefesimi tam ayarlayamadığımdan biraz su yutmuştum, yüzeye çıkınca biraz öksürdüm. Ali ise; yine hayal kırıklığına uğramış halde bana bakıyordu. "Ne duruyorsun, hadi sıra sende" dedim. 




(devam edecek)










{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-







(not: fotoğraf google görsellerden alıntıdır.)





29 Mayıs 2019 Çarşamba

Celaliye 2





Ama Ali bu, hiç vazgeçer mi iddialarından. Bu sefer ki sorusu, "Sen iskeleden atlayabilir misin?", Allahım ne zaman kurtulacağım bu çocuktan?! "Tabii ki atlarım!".  Bir iskeleye gittik. Tanrım, ne kadar yüksek bu iskele diye düşündüm, küçücük bedenimize bakarak. 



Yine her zaman olduğu gibi onu izledim. Bana sıra geldiğinde içimdeki korku ve heyecanı bastırarak, bu minik adama yenilmeyeceğimi tekrarlayarak, parmaklarımla burnumu kapatıp çivileme atladım. 

Denizi yararak içine yerleşmem, neredeyse kumlara değmem ve sonrasında baloncuklar arasında yüzeye nefes nefese çıkışım bugün gibi aklımdadır. Öyle gururlanmıştım ki; keşke annem babam beni görseler diye düşünmüştüm. Ali' nin istekleri yine bitmedi. Bu sefer denize balıklama atlamaktan bahsetti. Bu çivilemeden daha zor olacaktı. İçimi büyük bir korku kaplamıştı. Aklımdan olabilecek tüm  kötü şeyler geçiyordu. Karşımda ise iddiasına yenileceğimi sanan yaşıtım bir velet duruyordu sırıtarak. Yüzümden belki de duygularımı anlamış ve içinden işte şimdi seni yendim kız çocuğu diye geçiriyordu.

Ne olacaksa olacaktı, o daha beni tanımıyordu. Bu iskeleden balıklama da atlayacaktım, işte o kadar !

Yine her zamanki gibi onu izledim. Ve iskelede bedenimi kavis yapacak şekilde eğerek, kollarımı ileri doğru birleştirip, derin bir nefes aldım ve ayak parmaklarımla kendimi ileri doğru ittirdim. Boşluktan denize değdiğim esnada müthiş bir acı hissettim karnımda. Dipten yukarı doğru kendimi zor ittim ve deli gibi nefes almaya acımı hafifletmeye çalıştım. Ali ise bu esnada gülüyordu, "hahahah taş gibi düştün denize" diye söylenerek. Hayır, buna kesinlikle izin vermeyecektim. "Ne taşı ya? ne diyorsun sen? basbayağı atladım işte" dedim. "Bir yerin acımıyor mu şimdi?", "Yoooo" ah ah acıdan öleceğim ama sana belli eder miyim hiç... "İstersen bir daha atlayalım", "Tamam". 

Bu sefer Ali' yi öyle iyi izledim ki, aynı hatayı yapmak benim için ölüm olurdu. Vücuduma daha fazla kavis verdim ve ilk önce ellerim denize girecek şekilde kendimi denize fırlattım. Evet, başarmıştım bu sefer hiç bir yerim ağrımamıştı. 

Ali bir iddiada daha bulunsa sanırım bu vücut artık isyan edecekti.








(devam edecek)













{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





(not: fotoğraf google görsellerden alıntıdır.)




 

28 Mayıs 2019 Salı

Celaliye *







Bileniniz var mı bilmem Celaliye' yi... ama ben iyi bilirim.

10-11 yaşlarımın haşarı hali, oralarda geçti. Denizi sevdiğimin farkındaydım ama yüzme öğrenmek ayrı bir işti. Hele ki, yüzmeyi sadece kurbağalama olarak uygulayan sülalede şansım ne kadardı bilmiyordum. Her şeyden önce bir öğretmene ihtiyaç vardı herhalde. İlk yaz orada tutulan evde kalabalık olan sülalenin, sırayla kalma işi organize edildi. Hoş; arada daha fazla gelmeye çalışanlar nedeniyle tartışmalar çıkmıyor değildi ama sonunda bunun mutlaka bir düzende yapılması gerekliliğini algılayıp, herkesin yaz' dan keyif alması sağlandı.

İşte o yazlığa ilk gidişimde, çok heyecanlanmıştım. Apartmanın ön kısmı yola bakıyor ve dairenin içine girildiğinde de salonun ve mutfağın önünde, tamamen uçsuz bucaksız görünen kumsal ve denize baktığı görülüyordu. Öyle güzel bir manzaraydı ki; kumlar altın gibi ışıldarken gözlerim kamaşıyor ve bir an önce denize ayaklarımı değdirmek istiyordum. Hemen giyinip, kumlara indim. 

Deniz durgundu, kıyıya yakın siteye ait kayıklar nazlı nazlı salınıyorlardı. Etrafıma baktım ve öğrenecek ne kadar çok şey olduğunu farkettim. Öte yandan acaba kendi yaşıtım arkadaşlar da var mıydı diye merak ediyordum. Yerleşme ve öğle telaşını atlattıktan sonra akşam üzeri deniz ve güneş banyosu için evdekiler de indiler. Komşularla tanışma faslı sonrasında, yaşıtım bazı çocuklarla tanıştırıldım. 

İçlerinden sadece bir tanesi herşeye kafa tutar gibiydi. Adını maalesef hatırlamıyorum ama biz ona Ali diyelim. Ali, biraz hırçın bir çocuktu. Her fırsatta meydan okuyan tavırla yanıma gelip, "sen yüzme biliyor musun?" diye sorardı. Önceleri bu soruyu geçiştiriyordum ama dişine göre birini bulduğunu farketmiş olacak ki, soruları hakkında daha da baskın çıkıyor ve açıkça bilgisiyle beni ezmeye çalışıyordu. Kesin rol model aldığı biri vardı ailesinde böyle davranan. O yaşta çocuğun ruhsal durumunu çözümleyebilecek durumum yoktu haliyle ve restlerine, ben de restle karşılık vermeye başladım. Ali, benim içimdeki anarşist, dizginlenmez, ateşli yanımı ortaya çıkartmıştı.

Genellikle denizin kıyısında debelenip duruyordum, zira annemden tembihliydim. Bu yüzden kıyıya paralel yüzerken sığ yerde olduğumdan ellerim denizin içinde girdiğinde kumlardan kuvvet alarak vücudumu ileri ittiriyordum, sonra öteki kulaç, sonra öteki, derken dışardan bakan biri için basbayağı yüzüyor görünümündeydim. Ben en azından kendi başıma yüzme alıştırmalarını yapar ve sonrası için büyük adımlara hazırlanırken, Ali yine yanımda bitiverdi ve meşhur soruyu sordu. "Sen yüzme biliyor musun?", "Görmüyor musun, yüzüyorum işte", "Var mısın yarışa?", Ah kışkırtma beni Ali, kışkırmaya hazırım "Varım !", "Tamam o zaman", "Tamam ama kıyıya paralel yüzeceğiz annem izin vermez yoksa...", "İyi". 

Kendimi hemen kıyıya yakın tarafa alıp onu dış kısma koyuyordum. Her seferinde buna itiraz edecek oldu ama bir şekilde onu alt ettim. Yarışlarda hep başabaş geliyorduk. Zordu çünkü ellerimle kendimi ileri ittirmek. Bir keresinde sanırım farkeder gibi oldu ve itiraz etti. Ben de çirkefe yattığını, basbayağı da yüzdüğümü söyledim. Sonraki günlerde ilginç bir şey oldu. Ben günümün çoğunu denizde geçiriyor ve sürekli ellerimi ayaklarımı çırpar pozisyonda çalışıyordum. Ellerimin ve ayaklarımın yerden kesildiğinin farkına varmadığım bir gün suyun üstünde kalabildiğimi görmek inanılmaz mutlu etmişti beni. Artık daha beter kafa tutuyordum Ali' ye. O da, iddialarını çeşitlendirmeye başladı.




"Sen denize dalabiliyor musun?" Eyvaah, tabii ki bilmiyorum.. "Biliyorum!", "İyi o zaman yarışalım". Birden ellerini önünde uzatarak birleştirdi ve nefes alıp denize daldı. Çok fazla başarılı değildi ama bunu hiç yapmamış olan o yaştaki ben için zorlu bir mücadele olacaktı. Onun yaptıklarının aynısını yaptım ama çabuk çıktım yüzeye ve o hemen itiraz etti. "Ohhooo, dalamadın işte", "Sanki sen çok iyi daldın.", "E tamam bir daha o zaman". İşte o bir dahalar sonunda denize her dalışımda gözlerim açık etrafa bakmaktan ve denizin dibinin ne kadar zengin bir dünya olduğunu keşfetmiştim. Enteresandır bu konuda da günler sonra onu geçtim. Denize daldığım yerden epey ilerde çıkıyordum yüzeye ve böbürlenme sırası bana gelmişti.




  
(devam edecek)













{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





(not: fotoğraf google görsellerden alıntıdır.)
* tekrar yayındır.




26 Mayıs 2019 Pazar

"Ve ben yalnız"






Pazar gününe yakışan bir melodi olsun istedim. 
Sevinç Tevs ile ilgili detaylı bilgiye "burdan" ulaşabilirsiniz. Müthiş bir gırtlağa sahip bu değerli şarkıcı aynı zamanda Şehrazat' ın annesi. 
 Şarkıyla başbaşa bırakıyorum sizi.






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





23 Mayıs 2019 Perşembe

Haraç Mezat Sevgi 💔






Yetkili salonun dışına çıkıp, mezatın başladığını yüksek sesle duyurdu. Herkes yerine oturdu. Yetkili memur, bir rakam söyleyerek mezatı başlattı. İki taraf birer fiyat söyledi. Sonra beş dakika suskunluk oldu. Memur "Son beş dakika!" diye bağırdı. İki taraf yine bir fiyat söyledi. Yine suskunluk ve ardından memur tekrar "Son 2 dakika!" diye bağırınca iki tarafın fiyat vermesi hızlandı. Cimri rakamlar havada uçuşamadı bile. "Satıyorum, satıyorum, saaatttıımm!" dedi yetkili memur.

Bir koca hayat satıldı, bir kardeşlik satıldı, duyguların en incesi, en kibarı satıldı. 

"Sen beni hiç sevmedin, anladım." dedi kardeşlerden biri.





{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-






20 Mayıs 2019 Pazartesi

🌞 Yazı Beklerken





İstanbul' dan dönüş, İstanbul' a gidiş, sonbahara övgü, kışın gelişi, kışın uzaması, 
baharı bekleyiş, bahara eriş, 
yazı özleyiş, sıcaklardan bunalış, soğuk havalara balad ve herşeyin tekrarı...

hayat bu.









{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





15 Mayıs 2019 Çarşamba

Elma 🍎







ELMA


Elmaya sormuşlar
Tadında mısın
Dudak bükmüş, ben olsaydım
Ne dişlerdim
Ne düşlerdim
Böylesini

Elmayı soymuşlar
Üşür müsün?
Ah, demiş elma
Giyinik halimin
Kışa dur dediği
Nerde görülmüş

Elmayı dilmişler
Kardeş payı mı
Ne ana gördüm ne baba
Kardeşe pay olmam ama
Pay kardeşim olsun benim

Elmaya danışmışlar
Peki ne bilirsin
Geldim gördüm çürüdüm ey
Ben hayatın tanığıyım
Sense çekirdeğimsin



AHMET ÖNEL






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





5 Mayıs 2019 Pazar

Merhaba İSTANBUL 💟






​ilk defa şiir seslendirdiğim sahaf cafe'nin olduğu sokak, şimdi yerinde yeller esiyor.

moda burnu parkı

moda çay bahçesi

moda çay bahçesi

moda tramvay geçen sokak

boğazdan panaromik gorünüş

arkada üsküdar önde beşiktaş





{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



not: fotoğraflar ​M©MENT©S​'a aittir.



26 Nisan 2019 Cuma

🔔 Şiir Dinletisi - Sezer Özşen







Şiir : İçlik
Yazan : Sezer Özşen
Seslendiren : Momentos
Video kurgu : Momentos




(fotoğraflar pixabay.com' dan alıntıdır.)






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-

22 Nisan 2019 Pazartesi

🐦 Doğa Senfonisi 🎶







Video kurgu : Momentos
Müzik : Doğa :)






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: videoda kulanılan fotoğraflar pixabay.com' dan alıntıdır.




21 Nisan 2019 Pazar

Çirkin ama lezzetli 🍪





Fırından yeni çıkmış "Brutti ma Buoni" (çirkin ama lezzetli) kurabiyelerin kokusu her tarafı sarıyor. İçinde un olmayan şeyler tüketme çabası, bana Google' da bir sürü sayfaya sörf yaptırdığından, sonunda uygun tarifler bulup, hemen uygulamaya geçiyorum. Tarifini yazının sonunda vereceğim.





Pazar günlerinin, uzun zamandır bende ayrıcalığı yok. Çalıştığım zamanlarda, haftasonu tatilinde yapacak şeyleri bir hafta öncesinden planlamaya bayılırdım. Şimdi ise haftanın her günü, her şeyi yapabilirim ya da yapmayabilirim. Yaşam enteresan bir döngü, gençliğinde yapmak istediklerin oldukça fazla oluyor ama okul-iş buna fırsat tanımıyor. Sonrasında tüm zamanlar senin oluyor, bu sefer de ya keyfin olmuyor, ya hayatın sana bazı sürprizlerinden başını alamıyorsun, ya paran olmuyor, ya da eski iştahın kalmıyor.. (ya da' ları çoğaltmak mümkün)

Geçen gün birden bir an hatırladım. Aniden geldi gözümün önüne. Bir arkadaşım çok kilit noktada birinden bahsetmiş, telefonunu da vermiş, üstelik benden de ona bahsettiğini söylemiş, "mutlaka aramalısın, birlikte bir şeyler üreteceğinizi düşünüyorum" demişti. O kağıt parçası uzun süre durdu ajandamın arasında, eminim hala duruyordur. Ama aramadım. 

Şimdi ise bu dönüm noktasını değerlendiremediğimi görüyorum. Ne ilginç, kimbilir arasaydım şu an ben de, onun olduğu yerde olurdum. Hayat cidden dönüm noktalarından ibaret. Neyi istediğimizi belirlemek ve korkmamak gerek. Eski dönem ebeveynleri, yokluk zamanlarından geçtikleri için daha garanticiydiler, çocuklarının yapmak istediklerini belki de korkularından engelleyerek, pasifize ettiler. Eminim ki, yine de kafasındaki düşüncelere ve isteklerine inatçı şekilde tutunanlar, istedikleri şeyler konusunda kendi son sözlerini söylediler. Ama mutlu, ama mutsuz oldular. 

Tüm bunların yanında bir duygu var ki, ne olursa olsun hiç kaybetmek istemeyeceğimiz, belki de bizimle olduğu için şükran duyacağımız bir duygu, o da "neşe". Geçenlerde bir arkadaş, okuduğu kitaptan bir paragraf paylaştı:

"Yavaş yavaş müzik ve onunla birlikte yaşamımın ilk yıllarında eşlik etmiş olan neşe de yok oldu. Neşe, evet, en çok özlediğim şey bu olmuştur. Sonraları mutlu oldum, ama mutluluk neşenin yanında, güneşin yanında bir elektrik lambası gibidir. Mutluluğun hep bir nesnesi vardır, birşeyler yüzünden mutlu olunur, varlığı dışardan bir olaya bağımlıdır. Oysa neşenin nesnesi yoktur. Belirgin olmayan bir nedenle sarar seni, varlığı güneşe benzer, kendi yüreğinin ısısıyla yakar."
  
Bu yazıyı okuduğumda birini anımsadım. Umarım kısa zamanda içindeki neşe kaynağına ulaşacak bir şeyler yaşar. Umarım... İyi pazarlar.






*Brutti Ma Buoni Tarifi:
Yarım kg kavrulmuş kırık fındık (yer fıstığı da olabilir, pastacılıkta pirinç fındık diye geçiyor adı kırık fındığın)
150 gr pudra şekeri
1 paket vanilin
3 yumurta beyazı

Yapılışı:

-Yumurtalar oda sıcaklığında olup, yumurta akları derin bir kapta 5-6 dakika, krema kıvamına gelinceye kadar çırpılacak.
-Başka bir kasede kırık fındıklar, pudra şekeri, vanilya karıştırılacak.
-Bu kuru karışımın üzerine çırpılmış yumurta akı katılıp, kaşıkla yavaş yavaş ama iyice karıştırılacak.
-Tepsilere yağlı kağıt koyup, tatlı kaşığı ile küçük parçacıklar alınıp, küçük bezecikler şeklinde konulacak. Bu bezeler yamru yumru olabilir ama çok büyük olmasın.
nceden 130 derecede ısıtılmış fırında 50 dakika pişecek. Bezeler kolayca parçalanmadan ve ağdalanmadan yağlı kağıttan çıkacak gibi olduğunda, fırının düğmesini kapatıp, kapısını aralık bırakıp 20 dakika soğusun diye fırının içinde bekletiyoruz. Afiyet olsun.





{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: fotoğraf ​M©MENT©S​' a aittir.​






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...