29 Eylül 2010 Çarşamba

ses



Odasındaki pencereden gri gökyüzüne baktı. El yordamıyla radyonun düğmesini çevirdi. "...çünkü ayrılık ve biz; aynı cümlede durmuyoruz, devriliyor cümleler kuramıyoruz..."  Kulağından giren şarkı, gözünün önüne bir sinema perdesi kurdu çarçabuk. Karşılıklı iki kişi, hiç ses çıkarmadan el kol hareketleriyle gürültülü bir şekilde konuşuyorlardı. İçlerinde sakladıkları öfke yetişemiyordu el anlatımlarına. En çok yüzlerindeki ifadesizlik ürküttü onu. Elini yavaşça yüz hizasına kaldırdı ve bir toz kovalar gibi yavaşça sağa sola salladı, sinema perdesi yok oldu.

****************

Sabah odaya paldır küldür daldı biri; "kahvaltı !" diye bağırdı. Eğer yatağından kalkmazsa, her 5 dakikada biri yine gelecek ve bu kelimeyi kocaman bir cümleymiş gibi tekrarlayacaktı. Çaresiz kalkıp tuvalate gitti, yüzünü yıkadı, eşofmanlarını giydi. Aşağıya kahvaltı salonuna indi. Ondan başka herkes ordaydı, hatta kahvaltılarını bitirip dışarda sigara içmeye çıkmışlardı. İsteksiz kahvaltı tabağını ve çayını aldı, bahçeye bakan bir masaya oturdu. Yemek salonunda sadece o vardı artık, bir de birilerinin açık bıraktığı televizyondan gelen sesler sadece.

"Kalk ve yürü!" dedi bir ses. Dışarıya dalmış gözlerini etrafta gezdirdi. Kimse yoktu. Çok yakından gelmişti ses ama bu koca salonda yalnız görünüyordu işte. Ağzını yamultarak gülümsedi, "hah işte şimdi tam oldu" dedi. "Kalk yürü ! bu kadar basit" dedi ses. Artık şaşkınlığı yerini korkuya bırakıyordu. Bir an önce burayı terketmeliydi, kahvaltı tabaklarını servis penceresinden içeri bıraktı ve hızlıca dışarı çıktı. Kocaman bahçesi vardı buranın ve çeşitli türde ağaçlar. Meyve vereni, gölgelik yapanı, çamlar, serviler... en iyisinin bahçeyi adımlamak olduğuna karar verdi ve başladı yürümeye. 


"Her zaman bunu yapmalısın !" dedi ses. Sinirlendi ve "neyiiiii?" diye bağırdı. "Ayağa kalkıp yürümeyi" "Ne için peki?" "Kendi hayatın için" "Yürümek neyi çözecek?" "Ah anlamıyorsun.. hayatına sahip çık, seni daraltan çemberin içinden kalk ve yürü. Al kendini ve git, kurtar" "Ya arkamda bırakmak istemediğim şeyler varsa?" "Değecek şeyler olsaydı bugün bu çukurda debelenmezdin" Sustu. "Susuyorsun ! Çünkü haklıyım" "Hayır !" durdu, "bilmiyorum"... "belki" artık yüzünün çizgilerine hüzün çökmüştü. Değiyor muydu gerçekten? hayatını bunca hırpalamasına, bunca çabalamaya, her seferinde kendine söylediği "aldırmıyorum, önemli değil" yalanına...

İçinde sanki metrekarelerce bir alan vardı ve o alana bütün huzursuzluklarını, mutsuzluklarını, sıkıntılarını, isyanlarını, öfkelerini, hırslarını, hatta gerçek sevinçlerini bile sığdırmıştı senelerdir ve tıkıştırmaya devam ediyordu. Yüzüne taktığı yalancı bir maskeye, yalancı bir gülümseme ve sevinç ekledi mi tam oluyordu herşey. Kalabalıklar arasındaki yalnızlığı kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyüyordu gitgide. Ses tellerindeki rahatsızlıktan pürüzlü bir sesi vardı ama içine doğru nasıl tiz bir çığlık hakimdi her an, her dakika, bunu sadece o biliyordu. Bütün bunlar olup biterken aslında o da bilmiyordu bu hezeyanları, fırtınayı... olumsuzlukları geçiştirmeyi öyle iyi becermişti ki içindeki diğer ben, bir kaç sene sonra o kimliğini unutmuştu bile. Herşey yolunda mesajı ile hayat olabildiğince normalliğiyle devam ediyordu. O sabah ne olduğunu hatırlamıyordu ama herkes iyi bir şey olduğunu söylüyordu. Bu bir patlama, bu bir temizlik, bu bir dibe vuruş ve çıkış vs vs vs...


Tek farkettiği, onca zamandır hazırladığı o metrekarelerce alan artık tamamen boştu. Kiracısı da gitmişti. Bütün duyguları her yerdeydi, sağında, solunda, arkasında, önünde... sobeliyordu durmadan. 


Şimdi duyduğu ses ise daima duymayı istediği gerçek sesiydi.


Kalktı, yürüdü, gitti...









{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




14 Eylül 2010 Salı

can hediyesi


Şimdi niye bu kadar sinirli ve gergindi... herşeyi yırtmak istiyordu.. bütün bir hayatı, tanıdıkları, çalıştığı işyerlerini, okullarını, başarıları, başarısızlıkları, sevgilileri, olmayan çocukları, evleri, semtleri herşeyi bir fotoğrafı boydan boya yırtar gibi yırtmak istiyordu. Bütün eskilere bağırmak... "beni siz bu hale getirdiniz laaaayyyyyyynn !.. nefret ediyorum hepinizden köpekler sürüsü" 

Bir an bağırdığını düşündü. Rahatlar mıydı acaba? Gözleri doldu, taşmasına izin vermeden bunu kesmeliydi. Elleri farkında olmadan yumruğa dönüştü, dişlerini birbirine kenetledi. Bir şey yapmalıydı. İçinde onu dalgalandıran, öfkelendiren, kudurtan bu kanı dışarı akıtmalıydı. Birden bedeni arkaya doğru gerildi ve bir ok gibi fırlayarak vitrin camına tüm vücudunu fırlattı.



***********************



Çok huzurlu bir uykudan uyanmak üzereydi. Bedenini içine alan büyük bir aydınlık hissediyordu, sanki güneşin içindeymiş gibi. Bu ona ferahlık hissi veriyordu. Parmaklarını oynatmak istiyor ama bir şey engel oluyordu sanki. Ağzında buruk bir tad vardı, adeta günlerdir bir şey içmemiş ve susuzluktan birbirine yapışmıştı dudakları. Gözlerini açmak istiyor ama kirpikleriyle epey mücadele etmesi gerektiğini hissediyordu. Bütün bu garipliklerin dışında son derece huzurluydu. Bir ayak sesi duydu. 




- Can bey, beni duyuyor musunuz?
iç ses - bu da kim?
- Can bey hadi uyanın artık !


Bu arada göz kapağı kendi iradesi dışında yukarı doğru kaldırılıp ve gözünün içine ışık tutulduğunda vücudu tepki göstererek gözünü kırpıştırdı yüzünü buruşturarak. 


- Hayati tehlikeyi atlattı, durumu gayet iyi, verdiğimiz ilaçların etkisinde ama yarım saat sonra tamamen kendine gelecek.


dedi birisi. "Hayati kim?" diye düşündü ilk anda. Sonra Hayati' nin kendisi olduğunu düşünen birileri olduğunu varsaydı, gülüp geçecekti ama onlara kim olduğunu söylemesi gerekiyordu. Kelimeler kafasında kocaman olmuşlardı. O anda sadece evine gitmek isteği hissetti. Onu bekleyen herhangi bir canlı yoktu ama çiçeklerini hatırladı, onları da ne zamandır boşlamıştı. 



Birden çiçeklerini düşündü, hele annesinden kalan bir kaktüs vardı ki aslında sadece onun önemli olduğunu hatırladı. Bahar müjdecisi gibi pembe pembe çiçekler açardı. Mart ayının sonundan itibaren Haziran ortasına kadar çiçeklenmesi devam ederdi. Tam tepesinde taç gibiydi çiçekleri. Çeşitli açılardan onun fotoğraflarını çeker, arkadaşlarına gösterirdi.  Onu, etrafındaki tüm olumsuzluğa rağmen yaşatabiliyor olduğunu bilmek iyi geliyordu. Bunun dışında da hayatıyla ilgili kayda değer bir şey hatırlamıyordu.



Bu yüzden Hayati her kimse kimdi ama o değildi işte. Sonra birden durdu. İyi ama birileri ona seslenmişti daha önce "Can bey" diye...  "burda iki kişi mi vardı o zaman? Bir kendisine, bir de ona mı sesleniyorlardı? Sahi burası neresiydi, bu karmaşa da neydi? Toparlanmaya çalıştı, gözlerini tüm gayretiyle açmaya çabaladı ve ışık hüzmesi gözlerinin içine ok gibi saldırdı. Eliyle siper yapmaya çalıştı ama kaldıramadı kolunu.


- Perdeyi kapatalım, ışık gözüne girdi rahatsız oldu galiba...
- Tabi hemen... ah canım yazık
iç ses- bana söylüyorlar galiba?
-Nasılsın oğlum? Bak yengen, ben burdayız. Abin de gelecek akşama. Çok korkuttun bizi be oğlum..
iç ses- korkutmak mı?

Bu arada artık iyice gözlerini açmış, etrafını algılamaya çalışıyordu. Önce renkler ve karaltılardan ibaret şekiller görmeye başladı. Zaman geçtikçe algılar netleşti. Yüzündeki derin çizgileri, bembeyaz saçıyla babasını gördü başucunda. Gözleri nemliydi sanki. Başını öteki yana çevirdiğinde de yengesini. O da acıklı bir yüz ifadesiyle karışık bakıyordu ona.


- Herhangi bir şey ister misin Can? Yastığını düzeltmemi, ya da yatağını daha dikleştirmemi?
iç ses- deli gibi su istiyorum.. kana kana içmek !
- ssuu... 

dedi ve nefesi tıkandı. Daha fazla konuşacak hali kalmamıştı, tüm gücünü orda bu kelimeyi söyleyerek tüketmişti sanki.


- ancak 1 saat sonra su verebileceğiz Cancığım... ama ben pamuklu su sürerim dudaklarına şimdi...
iç ses-yeterli olacağını sanmam ama hadi yap hemen.. bir damla su için öleceğim

Tam o anda kapı açıldı. Ama o dudaklarına sürülen pamuktaki suyu delice emmeye çalıştığından babasıyla bu yeni gelen kişinin konuşmalarıyla ilgilenmedi.


- Ah kızım hoşgeldin
- Merhaba efendim. Bugün nasıl? doktorunu gördüm uyandığını söyledi.
- Uyandı ama daha pek konuşamadı, epey güçsüz düşmüş. Size nasıl teşekkür edeceğimizi bilmiyoruz. 
- Oğlunuz iyi olsun, gerisi önemli değil efendim.
- Sizinle de pek konuşamadık. Tam olarak ne oldu, nasıl oldu? Sizi yormazsam...
- Elbette, anlatayım. Bizim mağaza yeni açılıyor, dekorasyon işleri de tam Can beyin bu kazaya uğradığında bitmişti. Camcılar camı yeni takmışlardı, Can bey aniden camdan içeri tüm vücuduyla giriverdi. Vitrin camına herhangi bir çarpma halinde dağılmaması için koruyucu film takılacaktı. Zaten o yüzden bu kadar yara aldı oğlunuz. Üstelik camın dışardan algılanmasını sağlayacak bir etiket, yazı da yapıştıramamıştık. Sanırım cam yok zannetti. Benim çalıştığım yerde daha öncede böyle bir şey olmuştu. Ben bunlara görünür-görünmez kaza diyorum. Tamamen göz yanılgısı. 
- Yani bir intihar g...
- Hayır !!! asla.. size söylüyorum tamamen bir göz yanılması. Orda olaya şahit olduğum için kesinkes söyleyebilirim ki asla bilerek yapılan bir hareket değildi.
Baba sıkıntıdan şişirdiği göğsünü nefesini tamamen dışarı vererek rahatladı.
- Çok sağol kızım... Talihsiz olayları üst üste deneyimledi oğlum, bu yüzden korktum.
- Merak etmeyin, o güçlü biri ve bu onun için son talihsizlik olacak, dedi gülümseyerek.



***********************



Siyah bir araba mağazanın önünde durdu. Dışardan korna sesi geldiğinde saatlerdir yaptığı çizimden başını kaldırıp baktığında Can' ı gördü. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hemen geleceğini işaret etti. Masayı acilen toparladı ve mağazayı kilitleyerek arabaya bindi ve özlemle onu öptü. 


 ************************


O gün hastahanede Can' ın babasına söyledikleri gerçek değildi ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. Bu genç adam gibi, seneler evvel o da herşeyden vazgeçmeyi düşünmüştü. Başarısız uygulamadan sonra uzun süren tedavi ve terapilerle kendine ne yaptığını anlamaya başlamıştı. Eğer tekrar yaşıyorsa, mutlaka günün birinde ona bu hayatın bir hediyesi olacaktı. Yeniden kurgulamaya, yeniden yaratmaya çalıştığı hayatına bir can hediye etmişti çünkü o. Ve o gün bir toplantıda olması gerekirken tam da oradaydı. Olayı gözleriyle görmüştü. Genç adam vitrinden ona bakıyor ama görmüyordu. Elleri yumruk olmuş, yüzündeki sinir damarları dışarı doğru çıkıyordu. Kötü bir şey olacağını önceden sezip, yine de olduğu yere mıhlanmak böyle bir şeydi herhalde. O cama kendini fırlatıncaya kadar durdu kilitlenmiş gibi. Sonrasında onu hemen hastahaneye alıp gelmesini, polislerin hastahaneye gelip olayı anlattırmalarını, verdiği ifade de aslında bunun sadece bir kaza olduğunu, cama bir uyarı yapıştırmadıkları için kendilerini suçladıklarını sıraladı teker teker. Ardından hastahaneye hergün onu ziyarete geleceğini ve bu aşamaları atlatması için yardım edeceğine söz verdi kendine. 

Can kendini bir süre kapadıktan sonra bir gün genç kadının elinde bir şeyle geldiğini gördü. Yaklaştığında onun üstünde pembe çiçekler açmış kaktüs olduğunu görünce tamamen çözüldü. O günden sonra birbirini iyi anlayan, aynı yoldan geçmiş iki insanın kalplerinin arasında yeni bir çiçek de filizlenmiş oldu. Birbirlerine "can hediyesi" oldular.







{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: kullanılan görseller Google ve M©MENT©S arşivindendir.



12 Eylül 2010 Pazar

...




Ve dedim ki kalbime, budalaya ne olduysa
olacaktır bana da...
Git yoluna, ye ekmeğini coşkuyla,
ferah gönülle iç şarabını da
ne yapacağını bilmiş Tanrı önceden.
Giydiğin hep beyaz olsun,
başından eksik olmasın merhem.
Yaşa keyfince sevdiğin kadınla
günlerin gururla dolsun,
o da Tanrı' nın armağanıdır sana.
Gurur dolu günlerin
görüp göreceğindir hayatta,
bir de güneşin altında harcadığın emek...
Yürü kalbinin gösterdiği yolda
gözünle gördüğünü tanı:
ama bil ki bütün yaptıkların
yargısına uğrayacaktır Tanrı' nın.


"Veronika ölmek istiyor" kitabından alıntı bir şiirdir. Yazarı bilinmiyor.




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-