anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2020 Perşembe

DEDEM, DOLAP VE PANTOLON












 
Sene 1962. İlkbaharın ortaları... annemin karnının görüntüsünden kuvvetle muhtemel erkek olduğum izlenimine kapılmış nice aile, ebe, eş ve dostu kandırmak suretiyle, alnımda parıl parıl parlayan mavi bir damarla dünyaya gelmişim.

Ablamdan sonra ikinci bir kız, ilk torunlar olduğumuzdan belki biraz hayal kırıklığına uğratmış olabilir rahmetli dedemi ama yine de "ilk" duygusunu bizde tatmış olmanın rehaveti yüzüne yansımış (görenler anlatıyor). Efenim gel zaman, git zaman yaş biraz kemale erince (yani bu 7-8 yaşlarına tekabül ediyor) dedemle aramızdaki iletişimle birlikte, sevgi bağı bir hayli gelişti.

Dedem, karısı ve sekiz çocuğuyla beraber yaşadığı memleketi Üsküp' ten ünlü lokantasını, evini, bahçesini, yetiştirdiği hayvanlarını, komşularını, tüm hayatını orda bırakarak İstanbul' a göç etmiş biriydi. "Muhacir" kelimesinin sırtında yaptığı ağırlığı, aileyi birarada tutma, dağılmama telaşını ve korkusunu yaşamış bir aile reisi olarak sertliğini tüm aile üzerinde hakimiyet sağlamak üzere kullanmıştı. Onun sertliğinden bahsederken hala titrerdi aile fertleri. Oysa biz torunlara karşı oldukça yumuşak, sevecendi. Yatağının başucunda bir dolabı vardı ve her daim kilitliydi. Anahtar, cepkeninin cebinde dururdu. O dolap bana uçsuz bucaksız bir hangar gibi gelirdi. Bizler dedemleri ziyarete gittiğimizde öpüp koklama faslından sonra, yanımızda dolabı açar ve ordan çıkarttığı çukulata, bazen lokum, bazen akide şekeri, bazen de pişmaniye gibi benzeri sürpriz tatlarla sevindirirdi. O uyurken cebinden anahtarı araklamayı ve dolapla başbaşa saatler geçirmeyi düşlerdim hep. Bu sadece beni heyecanlandıran bir hayal olarak kaldı elbette.

Üsküp' teki lokantasına ve eve alışverişleri daima o yaptığından, İstanbul' da da bu görevi üstlenmişti. Etin, yağın, sütün velhasıl tüm malzemenin iyisini bilir, anlar ve gerekirse pazarlığını da yapardı. Dedem dağ gibiydi bana göre. Onu sokağın başında elinde filelerle gördüğümde hemen koşardım, elinden alıp yardım etmeye çalışırdım. O ise asla izin vermez, "Tamam hayde geldik" der ve sokakta ciddiliğini korur, asla gülümsemezdi. Hey gidi günler... Bir eşya dendiğinde ilk aklıma gelen dedem ve dolabı oldu ama beni asıl etkileyen ve hayatıma da damga vuran şey pantolondu.

Dedem; belki beni erkek beklediğinden olsa gerek (büyük ihtimal öyle), biraz da hayatın zorluklarına  mızmızlanmadan hazırlanmam ve pratik olmam için, beni hep pantolon giymem yönünde teşvik ederdi. Ve evin küçük alışverişlerinde bakkala,  hep beni gönderirdi. 
 
Elime tutuşturduğu parayla birlikte, "Aldığını kontrol et, yoğurdun kapağını aç, kokla, tazeyse al, ekmek pişkin olsun, yumurta beyaz olsun, sütün tarihine bak, ne kadar tutuyor sor, paranı ver, geri verdiği parayı da iyice say. Tamam mı?" derdi her seferinde. 
 
Ben minik pantolonlu çocuk, çekine çekine girdiğim bakkala istediklerimi söyler ve dedemin benden beklediklerini yapmak için bakkalın müşterilerle dolmasını dilerdim. Kalabalıksa eğer yoğurdun kapağını açıp kontrolümü yapabilirdim ama değilse ve bakkalın gözü üstümdeyse eyvah ki eyvah... ve her seferinde de o bakkalla ev arasında mutlaka 3-4 sefer yapardım. 
 
Her defasında bir eksik olurdu, ya da bir yanlış. Bakkal beni görmekten bıkmış vaziyette, en sonunda pes ederek sinirle elimdekileri alır değiştirirdi. O zamanlar "Allahım, dayı ve teyzelerden birileri evlense de onların çocukları alsa benden bu görevi" derdim sık sık. :))

Çok oyun seven bir çocuktum. Özellikle ebecilik, koşma, lastik atlama, seksek, ahhh ille de yakan top ! Kimse tutamazdı beni bu oyunda. Tüm takımlar beni transfer etmek için ölürlerdi.(!) Beni vurmak için atılan topları tutar ve bir sürü can kazanırdım. İşte sokakta oynadığım oyunlarda da mutlaka pantolon giyerdim. Bir keresinde annemin diktiği elbiselerden biriyle oyuna başlamışım sanırım, hemen pencereden evdekiler seslenip çağırmışlardı ve dedemin "Pantolon giysin oynarken" uyarısı iletilmişti. İlk başta kızmıştım bu uyarılara, sonra dedemin bana önem verdiğini, beni sevdiğini düşünerek mutlu olmuş ve ben de onu mutlu etmeye gayret etmiştim. Çünkü benden başka kimseye böyle bir uyarısı yoktu. 

Sanırım dedem rahmet istedi. Belki de dağ gibi dedemi ve ona olan sevgimi, hasretimi anlatmak istedim.









{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





not: kullanılan görsel pinterestten alıntıdır.





3 Nisan 2010 Cumartesi

ver bi yanak


Uzun zaman önce, çocukluğunda babasıyla birlikte başlattığı bir oyundu bu. Hafif üzüntülü, sıkılmış, gerilmiş olduğu zamanlarda babası ona "ver bi yanak bakalım" derdi, o da yanağını uzatır, babası iki parmağının arasına pembe gergin yanağını yerleştirip sanki ordan bir parça koparmış gibi yaparak, "tamam aldım içindeki sıkıcıyı" der ve ikisi birden gülerlerdi. 

Bu hareketi babasından başkasına yaptırmak istemezdi. Çünkü hiç kimsenin parmakları babasınınki kadar tüy hafifliğinde değildi. Hele aileden birileri vardı ki, onlarla her karşılaştığında mutlaka elleriyle yanaklarını kapatırdı. Bazen boş bulunduğunda bir el yanağına hızla yaklaşıp uzaklaşırken, önce gözlerinden ateş çıkartan bir acı hissini ardından bu hissi müthiş bir öfkeye dönüşürken ve içinde, bunu yapan insanların etlerini lime lime etmek için dayanılmaz bir isteğin pompalandığını hayretle farkederdi. Kızgınlıkla haykırır ve ardından benim yanağımı sıkmayınnn !!! diye bağırırdı. Annesi bir iki kez kaş göz işaretiyle onu ikaz edecek olsa da, canının acısıyla gözlerini devirerek bakar ve bu mücadele sona ererdi.


Sahi insanlar neden bir başkasının yanağını et koparır gibi acıtırlardı?!.. "Ah bak bunun yanağı tam benim şu iki parmağımın arası için yaratılmış", "ay ay ne iştah açıcı elma gibi yanaklar bunlar, kopartayım biraz.." türünde mi düşünüyorlar acaba... biri onlara o başkalarının yanaklarından makas alacaklarına, kendi yanaklarına sıkı bir tokat attırmaları gerektiğini mutlak surette söylemeli.... ahanda ben burada söylüyorum işte ey makas sevdalıları (!) hadi biz büyükler neyse derdimizi anlatabiliyoruz, en azından yumruk atıp küfredebiliyoruz ama ya şu bebekler, minik çocuklar... bir kadın toplantısında ille de birinin bebeği, küçük çocuğu geldiğinde, orda mutlaka bir ya da iki kadın makas için parmaklarına antreman yapmaya başlarlar. O parmaklar çalışmaktan öyle bir sıkı hale gelir ki, sanırsın mengene !.. Bir kavga olsa bu tipler saç başla uğraşmayıp bir makas alsalar yanaktan karşı taraf anında mort olur zaten.  

Baba beni duyuyor musun ordan?! hadi ver bi yanak...

.




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: görsel Google' dan alıntıdır.



5 Mart 2010 Cuma

Herşey aşk' tan.....




(bir şeyleri okurken fonda hafif bir müziğin iyi gideceğini düşünüyorum, isterseniz "play" e tıklamak elinizde)

*************

Erken kalktım bugün, zira Avrupa yakasında buluşmam vardı. Karşı yakaya hatırı sayılır bir uzaklıkta oturduğumdan, randevularıma zamanında gidebilmem için mutlaka 2 (bazen yola çıkılan saate göre 2.5) saat önce yola çıkmam gerekiyor. Her sabah almam gereken hapı yutup önce giyindim ki, o arada biraz zaman geçsin hapın üstüne kahvaltı edebileyim diye. Bu hap mevzusu da ayrı bir hikaye unsuru aslında. (buraya bir nokta koyayım da daha sonra anlatmayı unutmayayım)

Kahvaltı ederken, pencereden genel hava durumuna baktım ve yüzüm aydınlandı. Evet ağaçların dalları rüzgar olduğunu belirten bir salınım içindeydiler ama öte yandan pırıl pırıl bir güneş vardı. Fakat hava, neredeyse ayrı bir ülkeye gitmiş gibi İstanbul' un iki ayrı noktası için farklılıklar sergilediğinden yanıma beremi ve atkımı da almayı ihmal etmedim. Yola çıkmak bana hep bir heyecan vermiştir. İçimde bir sürü soru ebecilik oynar durur.."bakalım bugün neler olacak?","hangi sokağın köşesinden karşımıza ne çıkacak?", "içime yapacağım yolculuklarda durak adları neler olacak?" vs vs.

Sonunda buluşma noktası tramvay durağına geldim. Tramvay yolcularını bekliyordu ve bir Japon turist grup dışından ve içinden olmak üzere bir sürü fotoğraflarını çektiler. Onları izlerken güneşin yanı sıra yüzümü, esintisiyle ısıran rüzgar nedeniyle beremi ve atkımı donandım. O sırada tramvay zilini çaldı ve gitti. Arkadaşım nihayet geldiğinde ikinci tramvay da kalkmak üzereydi. Biz de upuzuuuun caddeye doğru ilerledik. Konuşmalarımız arasında dükkan ve insan ayrıntıları gözümden kaçmıyordu ki tam o esnada Alkazar' ın önüne geldik ve kapalıydı. Kalbimin içinden bir tüy kopardılar sanki.. acıdı. "..uzun süredir yaşadığı zorluklar nedeniyle 1 mart tarihinde kapılarını kapatacak..." diyordu ilgili haberde ve son bir film seyredememiştim. İşte ilk duygu geldi !.. tüy koparılması ve acıma hissi...

Bir sonraki adımda ise birden sokakta yılbaşı ışıklarının asılı olduğunu farketmemizdi. Işıltılı bir avizeyi andıran süslerden sokağın karşılıklı iki tarafında da asmışlardı, görüntüleri öyle cezbediciydi ki arkadaşım dayanamadı ve makinesini çıkartıp onları kareye hapsetmek istedi. Görüntü, binalarla içiçe girdiğinden güzel bir kare elde edemedik ama bu sırada biz bununla uğraşırken ellerinde birinin kamera, diğerinin mikrofon olan iki genç bize doğru yaklaştılar ve röportaj yapmak istediklerini söylediler. Buyursunlar, dedik ve soru geldi. "efendim  bazı şahıslar, firmalar
vatandaşların kimlik bilgilerine ulaşmışlar, konu şimdi inceleniyor ve dava açılacakmış, bu konudaki düşüncelerinizi ve hislerinizi öğrenebilir miyiz?" "Amanın, böyle bir durum mu var... tabii ki kendimi güvende hissetmem, ne fena bir şey bu.. kim vermiş bu bilgileri, nerden nasıl?!" diye biz çocuğu daha beter soru yağmuruna tutmuşken ve röportajda tam bitmek üzereyken hemen arkamızda bulunan mağaza güvenlik görevlisi el kol işaretleriyle araya girip "burda çekim yapmayın kardeşim" dedi.. bizim sokağın ortasında olduğumuzu algılamayan bu şahısla kameraman ve diğer çocuk ilgilenirlerken, biz "kolaylıklar" dileyip, bizi daha hangi sürprizlerin beklediğini bilmeden gülümseyerek adımlarımızı aheste atmaya başladık.

Galatasaray Lisesinin yanındaki (fransız sokağında giden sokaktır) sapaktan girip ilginç hediyelik eşyaları olan bir dükkana girdik. 3 katlı mağazada bir seramik ustasının sergisi de varmış şansımıza, onu da gezdik. İlk çağdan ve bazı kazılardan çıkan parçalardan esinlenerek yaptığı seramikler takdire şayandı. Tamamen ilkel metod kullanarak hazırlanmış eserlerdi. Ordan çıktığımızda bizi bir başka hazine bekliyordu köşe başında. YKY Kazım Taşkent Sergi Salonunda "Semiha Berksoy Sergisi - Ben Yaşardım Aşk ve Sanatla".  Cumhuriyet dönemi sanatının sembolü olan Berksoy’un 100. doğum yılı nedeniyle iki salonda adına sergi açılmıştı. Bir solukta onu da gezdik. video kayıtlarını, söylediği arya ve şiirleri izledik. Geniş bir zaman yelpazesinden geçiverdim. Nazım Hikmet' i, Fikret Mualla' yı, hayatında yer etmiş insanların objelerini, mektuplarını, tuvale, kağıda, beze, perdeye yaptığı resimleri hayranlıkla izledik uzaktan  hayatını izleyen gizli seyirciler gibi.


Ordan çıktığımızda üzerimizde yaşanmış kocaman bir hayatın ağırlığı, gözlerimizde yorgunluğu vardı. Sergi çıkışlarında etkileyici bir filmden çıkmış gibi olurum genellikle. Bir hayat başlar, gelişir ve sonuçlanır ve ama içindeki minik minik ayrıntılar, çok objektifli gözler tarafından algılanıyormuşcasına odaklandığı yerlerde gezinir, dans eder ve renklerini bırakıp öylece gider. Sonrasında o tortulardan, sanki şarapta dinlendirilmiş gibi gezinen bedenimi alır, hayatın içine sokmaya çalışırım. Bu sefer tavanları geniş ve renkleri gözü yormayan bir kafeye kendimizi buyur ettik, zeytinyağı eşliğiyle servis edilen özel ekmekleri tabağa banarken artık kendi hayatlarımızdan pasajlara geçmiştik bile.

Midemizle senkronize olan beynimiz artık yeni görüş sahalarına çıkmaya hazırdı. Doymuş bir mide gibisi yoktu bana göre ! Başka objelere kanalize olmanın en iyi yoludur bu. Hem eskilerin güzel bir lafı da cabası; "aç ayı oynamaz" 

Sonraki durak Odakule' nin içinden geçerek çok farklı bir başka mekana ilerlemek. Hava hala güzelliğini koruyor, her ne kadar güneş; kendini yeni gelin gibi nazlasa da aydınlığı bile yetiyor bu güne. Rehavetli adımlarımız,  tamiratta olan Pera Palas' ın önüne geliyor. Açık olsaydı orda da nostaljik bir gezinti hiç fena olmazdı diye düşünürken; arkadaşım beni, onun biraz ilerisindeki bir dükkana doğru çekiştirdiğinde anlıyorum yeni bir mekanla tanışacağımı. Minicik bir dükkan, bir masal paragrafında durmaktan canı sıkılmış ve gelip burda kendi atmosferini yaratmış bir yer görünümünde. 


Adı da sevginin kaynağından..." Herşey aşk' tan" ne hoş değil mi? Amblemi de çok ilginç. Üstelik kendi özel yapımları şekerleme, badem-fıstık ezmeleri ve çukulata satıyor. Özellikle badem ve fıstık ezmesinin ağıza atıldığında damağa yaydığı lezzetle, bir anda kendimi çukalatadan şekerden pastadan yapılmış ev ve bahçenin içinde Hansel ve Gretel ile mutluluktan kendimi kaybetmiş vaziyette yerken buldum. 


 Böyle hissetmemin sebebi ise sadece şekerlemeler değildi tabii ki.. dükkan sahibi de masallardan, küçük mutluluk objelerinden ve şekerli tatlardan keyif alan  biri ki; bu tatları kuru kuru bir poşete, ya da jelatine koyarak satmak yerine her boyda (inanamazsınız miniminicik kutu bile var) ve kapağında mutlaka melekli, kalpli, sincaplı, köpekli, gemili, aklınıza ne kadar şey gelirse sevimli-büyüleyici minik objeler bulunan kutularda servis ediyor. Yani tadımlık ve aşk' la sunulan bir şey hem damağımızda hem de görselimizde kalıyor. Minicik bir kutu eşliğinde ordan aşk' la ayrılıyoruz. 

 

Farkında olmadan yüzümüze gelip yerleşen tebessümle birlikte Pera Müzesi' ne giriş yapıyoruz. Bir dehanın sergisini ziyarete geldik. En üst kattan başlayan, Picasso' nun oyma baskılarla hazırladığı sergide aşk, çıplaklık, tutku, kaos, portre, mitolojik temalar ve yaşam öyküsel göndermeleri bulunuyor. Bazı gravürlerin sadeliği beni daha fazla çekiyor. Belki kocaman bir yumağa dönüşen günün sonuna geldiğimde, kaotik duruşların yüreğimi yorduğundan olsa gerek. 

Gün bitti. Gözümün gördüğü tüm ayrıntıları nakış gibi işleyerek aktarmak istedim bu sayfaya.. eminim eksik kalanlar olacak, "beni anlatmadın !" diye hayıflanan anlar... Onlar da bir başka cümlenin giriş kelimesi ve sandık açıldığında ilk dışarı atlayacak olanlar olacaktır. 

Ağız tadıyla ve aşk' lı günler..






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not:görsellerGoogle'dan alıntıdır.