31 Temmuz 2011 Pazar

yaz saçmaları





*****************


Neden yazı sevmiyorum diye üç kez yazıp sildim. Sonunda bu cümle kaldı ve şimdi okunuyor tarafından. 

Fazla nedenim yok aslında, yani yaz meyvelerini ve sebzelerini düşündüğümde, -a bu arada ben kesinlikle sebze ve meyvelerin zaman takipçisiyim, yani eskilerin turfanda tabir ettiği hiçbir şeyi almam, herşeyin mevsimine göre gerçek oluşum zamanını beklerim, hoş bunu uyguluyorum da seracılığın alıp başını gittiği bu ortamda kendimi koruyabiliyor muyum emin değilim ama yine de kendimce aldığım böyle bir önlem var- insanın hem gözü hem de gönlü şenleniyor orası ayrı. Ancak insanın, ölü balık bakışlarının bol olduğu bir ortam ve zaman diliminde ne kadar canlı kalabileceği de aşikar. Sokağa çıkıyorsun; bulanık bulanık bakan insanlar, sıcak beynini pişirmiş halde araç koltuğuna yapışmış ve her daim sert bir çıkışa hazır sürücüler, kendinden geçmiş halde yolda yürüyen yayalar, beni bu sıcakta niye sokağa çıkardın diyemeyip ağlayarak meramını anlatmaya çalışan çocuklar - bebekler, dilleri bir karış dışarda -kendileri için sokağa konulmuş su kaplarına plastik toplayıcılar yüzünden ulaşamayan- bir damla su içmek için sersem sefil halde dolaşan köpekler - kediler, her an tartışma çıkarmaya hazır insanat topluluğu !..

Ve üstündekini çıkar çıkar nereye kadar soyunacağın belli olmayan ve derinin üstünde vücut tuzundan meydana gelen sıcak kaşıntılar, kızarıklıklar, ah o etinden et koparan sinekler -her ikisi de, hem sivri, hem kara sinekler- nedense özellikle yazın toplanması geciken çöpler, kapağı açık çöp konteynırları.

İnsanın sabahtan itibaren yorgun kalkması ve hiç bir şeye hali olmaması, bir su kuşundan başka bir şeye dönüşmek istemediği zaman dilimi olarak anıyorum bu günleri. 

Biraz serinlik, minik bir rüzgar için kıvrım kıvrım kıvranan canlı topluluğunun elinde litrelik su şişeleriyle dolaşması hep bu zamana denk geliyor.

Bunları yazdım da noldu...? Blog yazılarım arasına da böyle bir seçme - saçma sıkıştırmış oluverdim işte :) Ama halime acıdı galiba Tanrım ve cidden bugün ayrıcalıklı olarak sürekli esti geçti saç dalgalarımın arasından rüzgar !

Teşekkürler....








{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-

28 Temmuz 2011 Perşembe

summer fling






Yaz' ı benden olabildiğince uzağa fırlatmak istiyorum...
ya da kendimi kutuplara... 
sanırım bu daha mantıklı !.. :)




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



22 Temmuz 2011 Cuma

metro




****************




İşten çok yorgun çıkmıştı. Masasını toparlayarak, çantasına evrakları tıkıp, alışveriş poşetleriyle birlikte hemen sokağa atmıştı kendini. Oldukça yorucu bir haftaydı. Suçlularla uğraşıyordu. Hapishaneye girmiş ancak iyi halden dışarı çıkmış suçluların gözetim memuruydu. Her gün belli sürelerde ofisine uğramak, imza atmak, kendilerine verilen işe gitmek ve dürüst bir vatandaş olma yolunda olduğunu ispat etmek durumundalardı bu kişiler. Ayak bileklerindeki elektronik kelepçe de, onlara çizilmiş sınırdan dışarı çıkmamaları gerektiğini, aksi takdirde güvenlik güçlerince yakalanacaklarını ve tekrar hapishaneye döneceklerini biliyorlardı.

Zor işti bu; uyumlu, mülayim insanlar da vardı, çok saldırgan olanları da. Bir keresinde bir suçluyla konuşma esnasında, ona neden işe gitmediğini sorduğunda, üzerine yürümüştü. Konuşmanın normal seyrinde devam etmeyeceğini algıladığından hemen belindeki düğmeye bastı da, görevli arkadaşlar süratle yetiştiler. Korkmamıştı ama bir insanın bu noktalara gelmesindeki etmenleri epey düşünmüştü.

Metro istasyonuna doğru yürüdü. İşi ile evi arasında metro kullanıyordu. Trafik dünyanın her yerinde aynı sıkıntıyı yaşatıyordu insanlara, en iyisi toplu ulaşım araçlarıydı. İki dakika sonra istasyona geldi metro ve bindi. Kendine oturacak bir yer buldu. Elindeki torbaları da ayağının sağına soluna koydu. Bu arada yanındaki boş koltuğa da genç bir adam oturdu. Alyssa, adamın onu rahatsız etmemek için koltuğa yarım oturduğunu farketti, hemen torbalarını biraz daha kendine doğru çekerek, "Rica ederim rahat oturun, yer müsait" dedi. Genç adam "Ben iyiyim, teşekkür ederim" dedi gülümseyerek.
Yol boyunca aralarında harika bir sohbet başladı. Kenny, mimardı, bekardı, ona bir durak uzaklıkta oturmaktaydı. O kısa konuşmada Alyssa' da üstü kapalı işinden bahsetti -toplum içerisinde ilgiyi üstüne çekmekten hoşlanmayan karakterdeydi-, evinde siyam kedisi beslediğinden, haftasonunda keyif aldığı şeylerden, sinemadan, kitaplardan, müzikten ve yemeklerden bahsettiler. Her ne kadar alçak sesle konuşmaya çalışsalar da metroda herkes onların sohbetine dikkat kesilmişti. Bu da rahat sohbet etmelerini engelliyordu aslında. Alyssa' nın aksanı da buna sebep oluyordu. Çünkü onun babası İngiliz, annesi Türk' tü ve uzun yıllar Türkiye' de yaşadıklarından aksanı bir İngilizinki gibi değildi. Bu sohbette Kenny' de ona bunu sorduğunda çok hoş bir anekdot aktarmıştı hemen Alyssa' ya. İngiliz kız arkadaşı bir doğum günü partisinde, Türk bir delikanlı ile tanışmış, aşık olmuş ve evlenmişlerdi.

Bir ara Kenny ona, "Hafta sonu ne yapıyorsun?" diye sordu. Alyssa ise yanlış algılayarak, genelde haftasonları yaptığı şeylerden bahsetti. Daha sonra neden sorduğunu farkedince, herkes onları dinlediğinden lafı çeviremedi de. Derken Kenny bir durak sonra ineceğini söyledi, ona güzel dileklerde bulunarak tanıştığı için memnun olduğunu, güzel sohbet için teşekkürlerini belirtti ve indi.

Eve geldiğinde elindeki paketleri girişe bıraktı ve salondaki kanepeye kendini attı. Siyam kedisi de hemen kucağına atladı. Alyssa kediyi okşarken, bu güzel karşılaşmanın üzerinde bıraktığı hoş duyguları gülümseyerek düşündü. Onun sorusunu doğru algılamadığı ve hafta sonu için belki de çok keyifli olacak bir görüşmeyi de böylelikle kaçırdığı için kendine kızdı. Bir kez karşılaşan, bir çok defa da karşılaşabilirdi. Sonuçta çok yakın oturuyorlardı. Gece boyunca onun insana sakinliği geçiren ses tonunu düşündü. uzun süredir hayatında suçlular ve yalan ilişkilerden başka elle tutulur bir şey yoktu. 

Işıkları kapattı ve yatağına yattı. Elinde kitabı bir iki satır okuyordu ki, birden sıçradı. "Metro gazetesi !" diye bağırdı. Metroda sohbet ederlerken ikisinin de elinde metro gazetesi vardı ve ikisi de bu gazeteyi sevdiklerinden ve bir çok semt haberlerini burdan okuyup faydalandıklarından bahsetmişlerdi. Üstelik bu gazetede, insanların birbirlerine bıraktıkları mesajlar da yayınlanıyordu. Bunu hatırladığına öyle sevindi ki, yataktan kalktı ve cebinden text mesajı gönderdi hemen gazeteye. 

"21 Temmuz günü Morden - Edgware metro hattında Golders Green durağında inen mimar Kenny' e; sohbetinden çok keyif aldım, bir daha görüşmeyi çok isterim. Sevgiler, Brent Cross' da oturan Alyssa :)" mesajı metro gazetesinde yayınlanmıştı.

Kenny, sabah evinden çıkıp, metro istasyonuna yürüdü, büfeden hemen bir metro gazetesi aldı ve seyahat kartını gişeden okutarak, istasyondaki metroya yetişti. Bir koltuğa oturdu ve gazetesini okumaya başladı.





{ಠ,ಠ}

|)__) 
-”-”-




(not: fotoğraf Google görsellerden)
 

19 Temmuz 2011 Salı

17 Temmuz 2011 Pazar

celaliye 5



(Melike Demirağ - Arkadaş)

************************

Bir kaç gün sonra Ali nihayet ortaya çıktı. Nerde olduğunu sorduğumu gayet iyi hatırlıyorum fakat Ali' nin ne cevap verdiği net olarak kalmamış hafızamda. Sanırım ailedeki büyüklerden biri ya hastalanmış ya da Hakk' ın rahmetine kavuşmuştu. Hepsinin birden topluca gitmesi buna delaletti çünkü. 

Çocukluk işte, ölüm o zamanlar net algıladığımız bir şey değildi ki, insanlar ölebilirdi bunu biliyordum ama onlar hep başkalarıydı sanki. Ölüm; çemberin içinden birine elini uzattığında ne olacaktı, bunun bilincinde değildim. Anlık mahzunluk, yerini hemen hayatın an içindeki gerçeğine bırakıyordu bizler için. Ve biz de hemen denize koştuk. Olağan yarışlarımızı yaptıktan sonra, artık Ali' ye sürpriz soruyu soracaktım. 

Tam o esnada derinlerden gelen bir müzik duyduk. İkimizde çok heyecanlandık. Çünkü bunun ne olduğunu gayet iyi biliyorduk. Hemen evlere koştuk, ailelerimize haber verdik ve yanımıza harçlıklarımızdan bir miktar alarak caddeye çıktık. Bizim sitenin hemen yakınında duruyordu o.


Bahsi geçen şey, gezginci Migros kamyonlarıydı. Haftanın belirli gün ve saatlerinde gelen bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgah haline gelirdi. Kasanın açılan kısmından raflar meydana çıkardı. Satış elemanları kanadın arkasındaki bölüme geçerek müşterilere satış yaparlardı. Daha sonra bu kamyonlar yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısındaki kasanın yanıbaşında ödeme yapılarak inilen, içi iki taraflı raflarla donanmış, camsız kavuniçi renkte Migros otobüslerine bıraktılar.

Benim en sevdiğim ürün ise o zamanki çocuksu isteğin ve ülkedeki yokluk veya pahalılıktan dolayı, yurtdışından gelenlerin mutlaka yanlarında getirdiği şey olan çikolatalı ürünlerdi. O zamanlar Nestle gofret pek revaçtaydı. Nasıl tadına vara vara, gıdım gıdım yerdim anlatamam. Belki de o zamanlar başlamıştı, imrendirici ve pek iştah açıcı yemek yeme tarzım (!).

Ali ile gofretlerimizi minik ısırıklarla kim en geç bitirecek yarışmamız da vardı. Ama eninde sonunda biterdi işte. Bir dahaki sefere kadar biz de denize koşardık.

Artık Ali' ye o muhteşem soruyu soruyordum işte. "Ali?", "Ne var?", "Sen kürek çekmesini biliyor musun?", biraz durdu sanki, "Ehm, şey biliyorum", "O zaman gel hadi çekelim", "Benim eve gitmem lazım", "Ama niyeeee?", "Sonra gelirim". Gitti. Ben öylece kalakaldım. Aslında şaşırdım. Olacak iş değildi, ortada yarışılacak bir durum vardı ve Ali ortadan yok oldu. En sonunda şuna kanaat getirdim, Ali kürek çekmeyi kesinlikle bilmiyordu, benimle yarışsa mutlaka kaybedecekti, bu yüzden de bahane uydurdu. Gözüm parladı bu düşünceyle birden ve gülümsedim. 

Sonraki günlerde de Ali' nin pek tadı yoktu sanki ama yine de hep birlikteydik. Yaz sona eriyordu, okul alışveriş telaşı başlamadan dönmek gerekiyordu. Vedalaştık çaresiz. 

Hala düşünürüm, o yaz Ali olmasaydı ben yüzmeyi, denize iskeleden atlamayı, dalmayı, sandalın altından geçmeyi, uzun süre nefessiz dipte kalmayı, kürek çekmeyi ve bir arkadaşı özlemeyi öğrenebilir miydim... Kimbilir, o yaz değil belki çok daha sonra öğrenirdim ama o yaz sanki sıkıştırılmış bir paket program gibi oldu tüm bunlar Ali sayesinde. Onun, bana o zaman dilimi için gönderilmiş bir hediye olduğunu biliyorum. Belki o zamanlar söylemedim ama O' na bunu borçluyum.

Ali; sana arkadaşlığın, beni güzel şeylere teşvik ettiğin, aklımda yer edip yıllar sonra bile senden bahsedebildiğim için çok teşekkür ederim !...




(Zerrin Özer - O Yaz) *




(bitti)



{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





(*) O Yaz şarkısını hem Ali' ye, hem de bu şarkıyı dinleyip hüzünlenen rahmetli Annem' e ithaf ediyorum.
(not:  Fotoğraf Google görsellerden -wowturkey- den alıntıdır.)
(Okura Not:Ey Okur, biliyorum biraz hüzünlü bir bitiş oldu. Ama hayat da böyle değil midir? Hem güldük, hem hırslandık, inatlaştık, hem hüzünlendik. Bir başka hikayede yine güleriz, dert etmeyiniz.)

16 Temmuz 2011 Cumartesi

celaliye 4



(Cahit Oben - Özlenen Sevgi)

****************

Arada ben de İstanbul' a eve gidiyordum, yazlık ev çok kalabalık olduğunda. Orda başardıklarımı babama ballandıra ballandıra anlatırken, özlediğimi de farkediyordum. Uzak kaldığım her gün, tüm bu yaptıklarımı unutucağım diye içimi korku kaplıyordu. 

Nihayet tekrar oraya döndüğümde ilk işim, evdekilerle merhabalaşmayı oldukça kısa kesip kumsala inmek oluyordu. O sefer de öyle oldu. Ama ne denizde, ne sahil boyunca Ali' yi göremedim. Olur a, belki yemek yiyordur, belki öğle sonrası uykusuna yatmıştır ya da ailesiyle alışverişe gitmişlerdir diye kendimce fikirler ürettim durdum. 


Ama Ali yoktu, ne o gün, ne de sonraki gün. Denizde yaptığım aktiviteler beni çok meşgul ediyordu ama hep onun eksikliğini hissediyordum. Her an bir yerden karşıma çıkıp, yine beni yarışmaya zorlayan sorularıyla peşimde koşturacak sanıyordum. Ama yoktu. 


O bir kaç günde yüzme, dalış, daha büyük teknelerin altından geçiş, suyun altında uzun süre nefessiz duruş, iskeleden balıklama atlayış dahil tüm çalışmaları yaptım. Kendimi çok iyi hissediyordum. Ama yepyeni bir şey dikkatimi çekti. Kürek çekmeyi bilmiyordum. O kocaman sandala küreklerle hükmedebilir miydim ki? Bunun her şeyden zor olacağını düşündüm. Ve bu konuda bir şeyler öğrenmek için çalışmalara başladım. Site sakinleri ya da bizimkiler sandala bindiklerinde ben de onlarla gidiyordum. Ve kürek çeken kişiyi dört gözle izliyordum. Bir gün sandalla giderken içimdekini çıkardım. "Bana da kürek çekmeyi öğretir misin?", "Çok küçüksün ama..", "Küçüğüm ama çok güçlüyüm, n' olur öğret, lütfen?", gülümseyerek "Peki gel bakalım küçük kız" dedi ve sonrasında kürekleri nasıl kavrayacağımı, sudan çıkarırken yönünün asla değişmemesi gerektiğini, iki küreğinde aynı açıdan ve aynı anda denize girmesini, yoksa sandalın dengesinin ve gidiş yönünün bozulacağını, küreklerin suya yatay değil dik açıyla girmesi gerekliliğini göstererek ve sabırla anlattı.


Elime küreği aldığımda çok heyecanlıydım. Suyun üstündeydik ve bu koskoca sandala nereye gitmesi gerektiğini ben söyleyecektim. Minik ellerime sığmayan kürekleri tuttum ve bana gösterdiklerini uygulamaya başladım. İlk anda dengeyi tutturamadım. Sandal farklı kürek hareketleri nedeniyle olduğu yerde durdu. Tekrar denedim ve bu sefer acele etmeden yavaşça suya batırdım kürekleri ve yavaşça aynı anda çektim. Yaşasın, hareket etti sandal. Bundan sonrasında yavaş ve direktiflerle daha iyi hareket ettirdim. Koca sandalı denizin içinde sağa sonra sola döndürüyor, tam gaz küreklere yüklenip ileri doğru götürüyordum. Bu arada, sandalı çeviremeyeceğimiz denli dar bir alanda isek eğer, geri geri kürek çekerek hareket ettirmeyi de öğrendim. 



Öğrendiğim her detayı ablamla da paylaştım. İki kardeş sandalı alıp, bizim siteden biraz uzakta olan, meşhur Gül Yalı sitesinin iskelesine gidiyorduk. Marketinden bir gofret ya da bisküvi alıp, oraya gidişimizin hava atmak olmadığını gösteriyorduk aklımızca. Hey gidi günler... daha acemi olduğum zamanlarda, ablamla ben yine oraya gitmiş ve yanaşmaya çalışıyorduk. İskelenin altında yosunlar vardı. Ablam, "Sakın beni düşürme, aşağıda yosunlar var, nefret ediyorum yosunlardan" dedi. Sanki bu cümle, olmaması gereken bu durumu çağırmış ve gerçekleşmesini sağlamıştı. Sandalı yanaştırıp, elimle de iskeleyi tutmaya çalışıyordum. Ablam, sağ bacağını iskeleye attı, sol bacağı sandalda iken sandal iskeleden açılmaya başladı. Var gücümle iskeleye çekmeye çalışıyordum sandalı ama gücüm yetmedi. Ablam bacağını çekemedi, sandal daha fazla açıldı iskeleden ve beklenen oldu, ablam denize düştü. Onun "Yosunlar, yosunlaaarrr" diye bağırışını bugün bile hatırlıyor ve ancak bugün -çünkü o an, yolcusunu denize düşüren kaptan moduna girdiğim için suratım düşmüştü- kahkahalarla gülmekten kendimi alamıyorum.


O günlerde o kadar mutlu oldum ki, Ali' den önce bir şeyi iyice öğrenmiştim ve ona bunu yapıp yapamadığını sormak için, dönmesini sabırsızlıkla bekliyordum (!).








(devam edecek)




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




(not: fotoğraf google görsellerden Olivier Barnaud' a aittir.)


14 Temmuz 2011 Perşembe

celaliye 3



(Nilüfer - Ağlıyorum yine)

*********************


Akşamları en keyifli zaman dilimiydi. Büyükler balkonlarda çaylarını içerken, çocuklar ve gençler kumda halka halinde oturur, çeşitli oyunlar oynardık. Maharetleri olanlar bunları sergilerdi. Yazlık yer olur da gitar çalmayan olur mu hiç? Hep bir ağızdan o devrin şarkılarını söylerdik. Şimdilerde çekilen filmlerde bolca kullanılan şarkıları biz, o geçmiş zaman tünelinde ilk ağızdan dinleyen nesildik. 



Sesi çok güzel olan ablama, mutlaka gittiği her yerde şarkı söyletirlerdi. O yaz da öyle oldu. Akşamları ablam, o zaman yeni yeni ünlenen Nilüfer' in şarkılarını seslendirir ve herkesi hayran bırakırdı kendine. Ah ! derdim, birisi de bana hayran olsa ve şu Ali' den kurtulsam... Zira sabah olunca yine telaş ve heyecanın yanısıra, beni hep zorlayacak şeylerin başlayacağını biliyordum.

Tahmin edileceği üzre, iddia ve enerji küpü Ali, yeni bir şeyle karşıma geçmekte gecikmedi.

Kıyıdan biraz uzakta duran sandalları göstererek, "Sen bu sandalların bir yanından dalıp, öteki yanından çıkabilir misin?" Amanın !! Sandal bana gemi kadar büyük göründü. Küçücük ciğerlerimi düşündüm, bu kadar kocaman bir nefes alabilir miydim? 

Yapmakla yapmamak arasında gidip geliyordum. Ama içimdeki maceracı kız çıkıp, ne o pes mi ediyorsun? eğer bunu bu küçük çocuk yapabiliyorsa sen de yapabilirsin demektir, dedi ve aynı anda benim ağzımdan da "Çok kolay, tabii ki yaparım" cümlesi çıktı. Üstelik bu sefer önce ben dalacaktım. Derin derin nefesler almaya başladım ve bir anda suyun içinde kendimi aşağıya bıraktım. Kollarımla mümkün olduğunca suyu yararak büyük kulaçlar atıyordum ki, sandalın altından çabucak geçebileyim. Bu arada burnumdan kabarcıklar çıkıyordu arada. Orda geçen zaman o kadar uzun geldi ki, öteki tarafa geçmiş olduğuma şaşırdım. Nefesimi tam ayarlayamadığımdan biraz su yutmuştum, yüzeye çıkınca biraz öksürdüm. Ali ise; yine hayal kırıklığına uğramış halde bana bakıyordu. "Ne duruyorsun, hadi sıra sende" dedim. 




(devam edecek)




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



(not: fotoğraf google görsellerden alıntıdır.)



celaliye 2




****************


Ama Ali bu; hiç vazgeçer mi iddialarından. Bu sefer ki sorusu, "Sen iskeleden atlayabilir misin?", Allahım ne zaman kurtulacağım bu çocuktan?! "Tabii ki atlarım!".  Bir iskeleye gittik. Tanrım, ne kadar yüksek bu iskele diye düşündüm, küçücük bedenimize bakarak. 



Yine her zaman olduğu gibi onu izledim. Bana sıra geldiğinde içimdeki korku ve heyecanı bastırarak, bu minik adama yenilmeyeceğimi tekrarlayarak, parmaklarımla burnumu kapatıp çivileme atladım. 

Denizi yararak içine yerleşmem, neredeyse kumlara değmem ve sonrasında baloncuklar arasında yüzeye nefes nefese çıkışım bugün gibi aklımdadır. Öyle gururlanmıştım ki; keşke annem babam beni görseler diye düşünmüştüm. Ali' nin istekleri yine bitmedi. Bu sefer denize balıklama atlamaktan bahsetti. Bu çivilemeden daha zor olacaktı. İçimi büyük bir korku kaplamıştı. Aklımdan olabilecek tüm  kötü şeyler geçiyordu. Karşımda ise iddiasına yenileceğimi sanan yaşıtım bir velet duruyordu sırıtarak. Yüzümden belki de duygularımı anlamış ve içinden işte şimdi seni yendim kız çocuğu diye geçiriyordu.


Ne olacaksa olacaktı, o daha beni tanımıyordu. Bu iskeleden balıklama da atlayacaktım, işte o kadar !


Yine her zamanki gibi onu izledim. Ve iskelede bedenimi kavis yapacak şekilde eğerek, kollarımı ileri doğru birleştirip, derin bir nefes aldım ve ayak parmaklarımla kendimi ileri doğru ittirdim. Boşluktan denize değdiğim esnada müthiş bir acı hissettim karnımda. Dipten yukarı doğru kendimi zor ittim ve deli gibi nefes almaya acımı hafifletmeye çalıştım. Ali ise bu esnada gülüyordu, "hahahah taş gibi düştün denize" diye söylenerek. Hayır, buna kesinlikle izin vermeyecektim. "Ne taşı ya? ne diyorsun sen? basbayağı atladım işte" dedim. "Bir yerin acımıyor mu şimdi?", "Yoooo" ah ah acıdan öleceğim ama sana belli eder miyim hiç... "İstersen bir daha atlayalım", "Tamam". 

Bu sefer Ali' yi öyle iyi izledim ki, aynı hatayı yapmak benim için ölüm olurdu. Vücuduma daha fazla kavis verdim ve ilk önce ellerim denize girecek şekilde kendimi denize fırlattım. Evet, başarmıştım bu sefer hiç bir yerim ağrımamıştı. 


Ali bir iddiada daha bulunsa sanırım bu vücut artık isyan edecekti.








(devam edecek)






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




(not: fotoğraf google görsellerden alıntıdır.)



13 Temmuz 2011 Çarşamba

celaliye





********************


Bileniniz var mı bilmem Celaliye' yi... ama ben iyi bilirim.

10-11 yaşlarımın haşarı hali, oralarda geçti. Denizi sevdiğimin farkındaydım ama yüzme öğrenmek ayrı bir işti. Hele ki, yüzmeyi sadece kurbağalama olarak uygulayan sülalede şansım ne kadardı bilmiyordum. Her şeyden önce bir öğretmene ihtiyaç vardı herhalde. İlk yaz orada tutulan evde kalabalık olan sülalenin, sırayla kalma işi organize edildi. Hoş; arada daha fazla gelmeye çalışanlar nedeniyle tartışmalar çıkmıyor değildi ama sonunda bunun mutlaka bir düzende yapılması gerekliliğini algılayıp, herkesin yaz' dan keyif alması sağlandı.

İşte o yazlığa ilk gidişimde, çok heyecanlanmıştım. Apartmanın ön kısmı yola bakıyor ve dairenin içine girildiğinde de salonun ve mutfağın önünde, tamamen uçsuz bucaksız görünen kumsal ve denize baktığı görülüyordu. Öyle güzel bir manzaraydı ki; kumlar altın gibi ışıldarken gözlerim kamaşıyor ve bir an önce denize ayaklarımı değdirmek istiyordum. Hemen giyinip, kumlara indim. 

Deniz durgundu, kıyıya yakın siteye ait kayıklar nazlı nazlı salınıyorlardı. Etrafıma baktım ve öğrenecek ne kadar çok şey olduğunu farkettim. Öte yandan acaba kendi yaşıtım arkadaşlar da var mıydı diye merak ediyordum. Yerleşme ve öğle telaşını atlattıktan sonra akşam üzeri deniz ve güneş banyosu için evdekiler de indiler. Komşularla tanışma faslı sonrasında, yaşıtım bazı çocuklarla tanıştırıldım. 

İçlerinden sadece bir tanesi herşeye kafa tutar gibiydi. Adını maalesef hatırlamıyorum ama biz ona Ali diyelim. Ali, biraz hırçın bir çocuktu. Her fırsatta meydan okuyan tavırla yanıma gelip, "sen yüzme biliyor musun?" diye sorardı. Önceleri bu soruyu geçiştiriyordum ama dişine göre birini bulduğunu farketmiş olacak ki, soruları hakkında daha da baskın çıkıyor ve açıkça bilgisiyle beni ezmeye çalışıyordu. Kesin rol model aldığı biri vardı ailesinde böyle davranan. O yaşta çocuğun ruhsal durumunu çözümleyebilecek durumum yoktu haliyle ve restlerine, ben de restle karşılık vermeye başladım. Ali, benim içimdeki anarşist, dizginlenmez, ateşli yanımı ortaya çıkartmıştı.

Genellikle denizin kıyısında debelenip duruyordum, zira annemden tembihliydim. Bu yüzden kıyıya paralel yüzerken sığ yerde olduğumdan ellerim denizin içinde girdiğinde kumlardan kuvvet alarak vücudumu ileri ittiriyordum, sonra öteki kulaç, sonra öteki, derken dışardan bakan biri için basbayağı yüzüyor görünümündeydim. Ben en azından kendi başıma yüzme alıştırmalarını yapar ve sonrası için büyük adımlara hazırlanırken, Ali yine yanımda bitiverdi ve meşhur soruyu sordu. "Sen yüzme biliyor musun?", "Görmüyor musun, yüzüyorum işte", "Var mısın yarışa?", Ah kışkırtma beni Ali, kışkırmaya hazırım "Varım !", "Tamam o zaman", "Tamam ama kıyıya paralel yüzeceğiz annem izin vermez yoksa...", "İyi". 

Kendimi hemen kıyıya yakın tarafa alıp onu dış kısma koyuyordum. Her seferinde buna itiraz edecek oldu ama bir şekilde onu alt ettim. Yarışlarda hep başabaş geliyorduk. Zordu çünkü ellerimle kendimi ileri ittirmek. Bir keresinde sanırım farkeder gibi oldu ve itiraz etti. Ben de çirkefe yattığını, basbayağı da yüzdüğümü söyledim. Sonraki günlerde ilginç bir şey oldu. Ben günümün çoğunu denizde geçiriyor ve sürekli ellerimi ayaklarımı çırpar pozisyonda çalışıyordum. Ellerimin ve ayaklarımın yerden kesildiğinin farkına varmadığım bir gün suyun üstünde kalabildiğimi görmek inanılmaz mutlu etmişti beni. Artık daha beter kafa tutuyordum Ali' ye. O da, iddialarını çeşitlendirmeye başladı.




"Sen denize dalabiliyor musun?" Eyvaah, tabii ki bilmiyorum.. "Biliyorum!", "İyi o zaman yarışalım". Birden ellerini önünde uzatarak birleştirdi ve nefes alıp denize daldı. Çok fazla başarılı değildi ama bunu hiç yapmamış olan o yaştaki ben için zorlu bir mücadele olacaktı. Onun yaptıklarının aynısını yaptım ama çabuk çıktım yüzeye ve o hemen itiraz etti. "Ohhooo, dalamadın işte", "Sanki sen çok iyi daldın.", "E tamam bir daha o zaman". İşte o bir dahalar sonunda denize her dalışımda gözlerim açık etrafa bakmaktan ve denizin dibinin ne kadar zengin bir dünya olduğunu keşfetmiştim. Enteresandır bu konuda da günler sonra onu geçtim. Denize daldığım yerden epey ilerde çıkıyordum yüzeye ve böbürlenme sırası bana gelmişti.




  
(devam edecek)



{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-

  

(not: fotoğraf google görsellerden alıntıdır.)
 

10 Temmuz 2011 Pazar

deniz kızı




*****************




Tahta ıslak merdivenlerde oturuyordum. Annemin uyarısına rağmen anca merdivenin başına kadar zorladım sınırı. Sonra bir ara baktım, yasak uygulatıcısı (!) annem uzanmış ve geceden hazırladığı kuru köfteler, börek-kekler nedeniyle yorgunluğu güneşin altında had safhaya ulaşıp, bedenini rehavete teslim ederek uyuya kalmış. "Tam sırası" diye düşündüm belki de. Bir basamak, bir basamak daha... az kaldı suya değeceğim işte, ha gayret !..

Yüzlerce kişinin denize girip çıkmak için kullandığı tahta merdivenler, sürekli ıslanmaktan kaygan ve bazı yerleri yosunlu hale gelmiş. Bu ayrıntıyı, o yaş grubunun (yani 5) algılaması mümkün değil elbet. Dolayısıyla ben de algılayamıyorum ve suya değeceğim son basamakta olanlar oluyor. 


Ayağımı basamağa attığım an, sanki biri tabanımın basacağı tahtayı birden çekiveriyor ve önce ayaklarım, bacaklarım, karnım ve boynumdan sonra başım tamamen suya giriyor. Karada dengede durmayı öğrenen bedenim, ille de ayağımın altında basacak bir şey arıyor dik durabilmek için. Suyun kanununu öğrenmemişim. Arada beni "hadi nefes al biraz" der gibi yukarı kaldırıyor su ama nafile ben mesafeyi ayarlayamadığımdan nefes alma işini tam suya batarken uyguluyorum ve nefes yerine su yutuyorum. Gözlerim tamamen açık ve arada benden "glup glup" seslerinin çıktığını çok net hatırlıyorum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama içimde zerre korku oluşmadı. Belki bir iki dakika sonra denizle bütünleşmeyi öğrenecektim bıraksalar, belki de su beni erkenden bambaşka bir dünyayla tanıştıracaktı ama bir kadın "yetişin çocuk boğuluyor!" diye bağırınca, kocaman bir el beni sudan çekip çıkardı ve ters yüz etti. 

Annemin yüzündeki bembeyaz rengi, korkuyu hatırlıyorum. Aklını yitirmesine ramak kalmıştı. Kızsa bir türlü, kızmasa başka... Öfkesini ablama yöneltti, "ben kardeşine göz kulak ol demedim mi?" diye haykırarak.

Hey benim güzel ablam... Ailenin dünyaya gelen ilk çocuğu olduğu için, bütün sorumluluğun sırtına yüklendiği güzel insan...yaptığım her yaramazlığın ceremesini çekerdi daima.

O gün olanlardan sonra ciğerlerime kadar tuzlu suyun tadını almış, kocaman bir havluya sarınmış sessiz otururken, denizle ilerde çok sıkı dostluk kuracağım düşünülebilir miydi acaba? Genellikle bu tarz tecrübesi olan insanlarda bir korku yerleşir ve ömrü billah atması zor olurdu. O zamanlar biri bana sorsaydı "büyüyünce ne olacaksın?" diye, cevabım "deniz kızı" olurdu eminim.








{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



(not: Fotoğraf ve illüstrasyon google görsellerden alıntıdır.)


6 Temmuz 2011 Çarşamba

kim tutar elini bir daha






Kör noktalar vardır her aşkta
İnsan doğar ölmez o suçla
Orada o küçük çocukla kalan
Ağlar hayatın sonsuzluğuna

Kim tutar ki elini bir daha
İçini kanatan bir rüya olur bu yara
Bir masalın sonunda ölüme
Aşkını anlatan bir kadın olur bu defa

Hiç konuşmaz bazen gül susar
Yaprak titrer acıyla düş yanar
Orada o güzel uykuda hüzün
Büyür büyünün sonsuzluğuna






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



.

5 Temmuz 2011 Salı

g/astronomi (6)



*****************


Baran, “of off” cümlesinden itibaren yazdığı tüm kağıtları eline aldı ve buruşturup köşede duran çöp kovasına fırlattı. Tam o esnada telefon çaldı. Yayınevinden arıyorlardı. Bu son öykünün geciktiğini, elini çabuk tutmasını söylüyordu ahizenin ucundaki yayınevi sahibi. Konuşmasını bitirdikten sonra ahizeyi sertçe yerine koydu. 

Sipariş öykü yazılırsa böyle olur işte diye düşündü. Bu projeden bahsedildiğinde ilgisini çekmişti aslında. Bir kaç yazar, kendilerine verilmiş başlıktan yola çıkarak birer hikaye yazacak ve bu kitap olarak basılacaktı. Film dünyasında bir çok yönetmenin bir araya gelerek, kendi bakış açılarını sergiledikleri eserler gibi, onlar da bir kitapta bir araya geleceklerdi. 

Ancak rahatsızlığının tam da bu döneme denk geleceğini bilmiyordu. Planlanmayan bir çok şey daha olmuştu. Hayatının orta merkezindeki kadın, bir başkasına aşık olduğunu söyleyerek gitmişti. Verilen konuya odaklanmaya çalışırken, eli ister istemez bir aşk öyküsüne doğru gidiyordu. Öte yandan daha çok taze olan yaralarını, kimseye göstermeden sarmaya çalışıyor, iki aşık  insan arasında oluşması beklenen sahneleri yazarken ise; kalbi isyan ediyor, dünyadaki bütün aşkların gelip geçici olduğunu haykırmak istiyordu. Bu yüzden öykünün içine aniden kendini de katmış olduğunu farketti ve yazdıklarını silip attı. 

Bir aşk; kağıtlar üstünde başlamayı bekliyordu. Başka zaman olsa, bir gastrolog ve astronomi uzmanının aşkını yazmak onun için dünyanın en kolay şeyi olabilirdi. Ancak şimdi, şu anda bir aşk acısı içindeydi ve bir aşk’ ın nasıl filizlendiğini, geliştiğini anlatacak enerjisi kalmamıştı. Öyle üzgündü ki, neredeyse bir ayda on yıl birden yaşlanmıştı.

Üç hafta önce sevdiği kadının gidişinden sonra kalbinde bir ağrı hissetmiş ve aniden olduğu yerde bembeyaz kesilerek bayılmıştı. Acilen hastahaneye kaldırılmış ve arka arkaya bir çok tetkikten geçtikten sonra doktoru “Sizde Ventriküler Septal Defekt var” demiş, daha sonra da kalp karıncığında delik olduğunu ekleyerek anlamasını sağlamıştı. Doktor, daha önce bir rahatsızlığı olup olmadığını sorduğunda aldığı cevabın “hayır” olmasına şaşırmıştı. Genellikle doğumsal bir rahatsızlık olarak tanımlanan bu hastalığın, eğer o yaştan beri varsa Baran’ ı bu yaşa kadar taşıması bir mucizeydi ama çocukluğundan itibaren hiç bir rahatsızlığı olmadığından, bunun yeni gelişen bir durum olması belki de son yaşadığı olaylara bağlanabilirdi. Ameliyat demişti doktor ancak Baran’ ın kan ve vücut değerlerine baktığında bunu hemen yapamayacaklarını anlatmıştı ona. En azından iki hafta iyi beslenecek ve dinlenecekti. Stresten uzak, ameliyata hazırlanmasını tavsiye etti. Haftada bir hastahaneye gelip kontrollerini yaptıracaktı.

Baran o zamandan beri evden dışarı çıkmadı. Hikayeyi yazabilmek için verdiği çaba, onu uykusuz, gıdasız ve bakımsız bırakmıştı. Bunların hiç bir ehemmiyeti yoktu onun için, kalbinin iki karıncığı arasında delik oluştuysa, hayatla arasındaki bağın da kopukluğunu ifade ediyordu bu ve onanmayacak bir kalbi taşımanın da anlamı yoktu. 

Tekrar masanın başına oturdu ve yazmak için en başa, aşçı Ege ile astronom Deniz’ in hikayesine döndü. Artık ikisini birlikte tadacakları limonlu kurabiye ve aşka dalacakları buluşmaya hazırlamak için cümleyi yazacaktı ki, birden kolu uyuşmaya, nefes alamamaya başladı. Bir el sanki kalbini bir yandan sıkıyor, bir yandan bıçaklıyor gibiydi. Herşey bir anda oldu bitti. Sandalyesinden yere yuvarlandı, ağzından “aşk” a benzer bir kelime hırıltıyla çıktı ve o son nefesi oldu.

************

Basılacak kitaba yine de Baran’ ın hikayesini aldılar, devamını diğer yazarlar tamamladı. Geride aşk acısıyla biten hayatına inat, tohumlarını attığı bir aşk hikayesi bıraktı.

Gökyüzünde bir yıldızın kayıp gittiğini görürseniz, onlar Baran’ ın cümleleriyle  kavuşamayan ve onun acısını yaşayan Ege ile Deniz’ in yıldızıdır.




(bitti)




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



not: görsel Google'dan alıntıdır.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

g/astronomi (5)




******************



“Bazı değişimler farkediyorum kendimde, ilişkimizde. Sürekli kendini tekrar eden bir sahne gibi hayatımız.”

“Böyle hissettiğini bilmiyordum...”

“Ben bile bilmiyordum ama ilişkideki başkalaşımı ve benliğimi terketme yolunda olduğumu farkedeli beri bunu seninle mutlaka paylaşmam gerektiğini biliyordum.”

“Biraz şaşkınım açıkçası... ben seni dinleyeyim en iyisi.”

“Buraya oturduğumuzda bana bir şey söyledin hatırlıyor musun? Sen benim çok önemli bir parçam oldun daima dedin. Bu cümle bile aramızdaki ilişkiyi açıklıyor. Beni bir birey olarak değil de senin bir parçan olarak görmen, beni ortadan kaldırıyor. Çünkü öyle bir zaman geliyor ki; eğer ben senin parçan olarak senin menfaatine olacak bir şeyi doğru hissedip uygulamazsam buna şaşırabiliyorsun. Mesela evde yaşadığın olayda senin nerde rahatlayacağını düşünüp sana söylemem ve konforun için öneriler sunmam gerekiyor daima. Bundan yüksünmedim hiç bir zaman biliyorsun ama bu konudaki farkındalığın her geçen gün azaldı ve yok oldu. Daima seni senden bir adım önce düşünmemi bekler oldun. Bu beni yoruyor, yordu.”

“Desene bencilin teki olup çıkmışım ben.”

“Bunda benim de hatam var kesinlikle. Ama başka hayatları derinine inceleyen, davranış ve duygu dünyasını didikleyen biri elbet kendi ilişkisine de bakar diyordum hep. Üzgünüm bu konuda uyarıda bulunmalıydım. Bundan besleniyordun, senin ihtiyaçlarını kollayan biri vardı, doğal olarak ben görüş alanından çıktım.”

“İlişkide gizemini tamamen yitiren taraf oldun yani. Haklısın. Senin düşüncelerin benim için önemliydi ama ancak ihtiyaç doğrultusunda sana danışıyordum. Geri kalan zamanların çoğunu sana evin kahyası gibi davranarak geçirmişim...”

“Bu kadar acımasız olma kendine. Bu zaman zarfında senin yanında olmanın keyfini yaşadım ve yazmakta olduğun herhangi bir kitap için fikirlerimi alman beni onore ediyordu. Sadece seni ilk tanıdığım zamanki gibi olmanı, kitaplarında çözümlediğin karakterler için harcadığın zaman ve çabayı, bizim için de göstermeni bekledim.”

“Özgün ve kuvvetli bir karakterdin sen daima. Bunun zerresinin kalmadığını söylemeyeceksin herhalde?!”   

“Kendim gibi olmaktan vazgeçtim sadece. Hata bende. Ama artık bunu düzeltmek istiyorum.”

“Nasıl?”

“Boşanmak istiyorum.”

“Neeeeee?”

“Ben aşk’ ın kurtulmasını ve bir ilişkide olması gereken gizemi yaratmak istiyorum yeniden. Diğer insanlardan daha iyi anlaman gerek beni. Sıkıştık kaldık girdabın içinde. Yenilenmemiz gerek.”

“Aşkın gizemiyle ilgili bir çok şey yazdım evet ama senin isteğin benim için beklenmedik bir şey farkındasın değil mi?”

“Ben farkındayım ama senin farkedemediğin şeyler yüzünden artık dişlerimi gıcırdatmak istemiyorum uykumda. Seni sevmeye, hatta aşık olmaya devam etmek istiyorum. Bunun tek yolu senden boşanmam, kendimi yeniden bulmam ve bir zaman sonra bir araya geldiğimizde gerçek duygularımızı belirleyip, ona göre hayatımızı şekillendirmemiz.”

“Ayla, başkası mı var kalbinde? Bunu benimle paylaşabilirsin”

“Bu soru, sana bakış açımı değiştiriyor. Etrafında pervane olan birinin, kendi hayatının beş dakikasını bile kendine ayırmadığının farkında bile değilsin. Sanırım gerçekten gitme zamanı artık. Ben alacaklarımı alıp, giderim. Sen düzenini bozma.”
der ve hızla yürür gider.


(devam edecek)




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



3 Temmuz 2011 Pazar

g/astronomi (4)





*********************




Sahilde sürekli gittikleri bankta oturdular. Tatlı bir serinlik vardı güneşin yanısıra. Bank, iki kocaman ağacın gölgesine sığınmış, mavi,yeşil ve sarının tonların birbirine karıştığı huzurlu bir yerdeydi. Ayla iki bardak çıkartıp içine, evde hazırladığı limon kabuklu, nane yapraklı şekeri tam kıvamında limonatayı servis etti ve adama uzattı. Adam bardaktan bir yudum içtikten sonra, derin bir nefes aldı. “Haklısın, deniz bana daima iyi geliyor” dedi.  

“Uzun zaman önce keşfettim bunu, ne zaman deniz kenarında yürüyüş yapıp gelsen ya da balığa çıksan, dönüşünde zihnin dinlenmiş ve içindeki kelimeleri boşaltmaya hazır hale geliyorsun. Hatırlasana; bundan önceki 2 kitabında da aynı tıkanmaları yaşamıştın.”

“Ah evet haklısın, sanırım ben herşey bittikten sonra hafızamdan siliyorum o anları.” “Maalesef bu benim için mümkün olmuyor canım” dedi Ayla gülerek. Adamın gözleri doldu ve eliyle Ayla’ nın ellerini tuttu. “Sen benim çok önemli bir parçam oldun daima.”

“Sanırım büyük yazarımızın en romantik anı şu an (!)” dedi Ayla ve  “Konuşmak ister misin ?” diye sordu.

“İki apayrı dünya; biri mutfaktan, biri uzay boşluğundan. Onları çarpan aşk’ ın büyüsü ile sarmaşık dallarına dolanacaklar. Öteki yarısını bulduğunu sanmanın sarhoşluğu geçtiğinde, bir yanılsama onları bekliyor olacak.”

“Sevmek, bir tek olmaktır ama sorun hangisi olduğudur demiş bir yazar.”

“Yani?”

“Çok açık. Biri olduğu gibi kalır, diğeri onu yaşar, onu hisseder. Ayrıca, aşk ilişkilerinde bir yanlış anlama var. Kadın bir birey, bir insan arar, erkekse cinsel gücünü gösterecek dişiliği-cinselliği arar.”

“Ne zamandır bu düşünceye sahipsin?”

“Tecrübeler, gözlemler...” dedi gülümseyerek.

“Bu sözlerin, gerçekten anlatmak istediğin şeyin gölgeleri... daha açık olmanı istesem ?!”





(devam edecek)






{ಠ,ಠ}

|)__) 
-”-”-
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...