Şimdi niye bu kadar sinirli ve gergindi... herşeyi yırtmak istiyordu.. bütün bir hayatı, tanıdıkları, çalıştığı işyerlerini, okullarını, başarıları, başarısızlıkları, sevgilileri, olmayan çocukları, evleri, semtleri herşeyi bir fotoğrafı boydan boya yırtar gibi yırtmak istiyordu. Bütün eskilere bağırmak... "beni siz bu hale getirdiniz laaaayyyyyyynn !.. nefret ediyorum hepinizden köpekler sürüsü"
Bir an bağırdığını düşündü. Rahatlar mıydı acaba? Gözleri doldu, taşmasına izin vermeden bunu kesmeliydi. Elleri farkında olmadan yumruğa dönüştü, dişlerini birbirine kenetledi. Bir şey yapmalıydı. İçinde onu dalgalandıran, öfkelendiren, kudurtan bu kanı dışarı akıtmalıydı. Birden bedeni arkaya doğru gerildi ve bir ok gibi fırlayarak vitrin camına tüm vücudunu fırlattı.
***********************
Çok huzurlu bir uykudan uyanmak üzereydi. Bedenini içine alan büyük bir aydınlık hissediyordu, sanki güneşin içindeymiş gibi. Bu ona ferahlık hissi veriyordu. Parmaklarını oynatmak istiyor ama bir şey engel oluyordu sanki. Ağzında buruk bir tad vardı, adeta günlerdir bir şey içmemiş ve susuzluktan birbirine yapışmıştı dudakları. Gözlerini açmak istiyor ama kirpikleriyle epey mücadele etmesi gerektiğini hissediyordu. Bütün bu garipliklerin dışında son derece huzurluydu. Bir ayak sesi duydu.
- Can bey, beni duyuyor musunuz?
iç ses - bu da kim?
- Can bey hadi uyanın artık !
Bu arada göz kapağı kendi iradesi dışında yukarı doğru kaldırılıp ve gözünün içine ışık tutulduğunda vücudu tepki göstererek gözünü kırpıştırdı yüzünü buruşturarak.
- Hayati tehlikeyi atlattı, durumu gayet iyi, verdiğimiz ilaçların etkisinde ama yarım saat sonra tamamen kendine gelecek.
dedi birisi. "Hayati kim?" diye düşündü ilk anda. Sonra Hayati' nin kendisi olduğunu düşünen birileri olduğunu varsaydı, gülüp geçecekti ama onlara kim olduğunu söylemesi gerekiyordu. Kelimeler kafasında kocaman olmuşlardı. O anda sadece evine gitmek isteği hissetti. Onu bekleyen herhangi bir canlı yoktu ama çiçeklerini hatırladı, onları da ne zamandır boşlamıştı.
Birden çiçeklerini düşündü, hele annesinden kalan bir kaktüs vardı ki aslında sadece onun önemli olduğunu hatırladı. Bahar müjdecisi gibi pembe pembe çiçekler açardı. Mart ayının sonundan itibaren Haziran ortasına kadar çiçeklenmesi devam ederdi. Tam tepesinde taç gibiydi çiçekleri. Çeşitli açılardan onun fotoğraflarını çeker, arkadaşlarına gösterirdi. Onu, etrafındaki tüm olumsuzluğa rağmen yaşatabiliyor olduğunu bilmek iyi geliyordu. Bunun dışında da hayatıyla ilgili kayda değer bir şey hatırlamıyordu.
Bu yüzden Hayati her kimse kimdi ama o değildi işte. Sonra birden durdu. İyi ama birileri ona seslenmişti daha önce "Can bey" diye... "burda iki kişi mi vardı o zaman? Bir kendisine, bir de ona mı sesleniyorlardı? Sahi burası neresiydi, bu karmaşa da neydi? Toparlanmaya çalıştı, gözlerini tüm gayretiyle açmaya çabaladı ve ışık hüzmesi gözlerinin içine ok gibi saldırdı. Eliyle siper yapmaya çalıştı ama kaldıramadı kolunu.
- Perdeyi kapatalım, ışık gözüne girdi rahatsız oldu galiba...
- Tabi hemen... ah canım yazık
iç ses- bana söylüyorlar galiba?
-Nasılsın oğlum? Bak yengen, ben burdayız. Abin de gelecek akşama. Çok korkuttun bizi be oğlum..
iç ses- korkutmak mı?
Bu arada artık iyice gözlerini açmış, etrafını algılamaya çalışıyordu. Önce renkler ve karaltılardan ibaret şekiller görmeye başladı. Zaman geçtikçe algılar netleşti. Yüzündeki derin çizgileri, bembeyaz saçıyla babasını gördü başucunda. Gözleri nemliydi sanki. Başını öteki yana çevirdiğinde de yengesini. O da acıklı bir yüz ifadesiyle karışık bakıyordu ona.
- Herhangi bir şey ister misin Can? Yastığını düzeltmemi, ya da yatağını daha dikleştirmemi?
iç ses- deli gibi su istiyorum.. kana kana içmek !
- ssuu...
dedi ve nefesi tıkandı. Daha fazla konuşacak hali kalmamıştı, tüm gücünü orda bu kelimeyi söyleyerek tüketmişti sanki.
- ancak 1 saat sonra su verebileceğiz Cancığım... ama ben pamuklu su sürerim dudaklarına şimdi...
iç ses-yeterli olacağını sanmam ama hadi yap hemen.. bir damla su için öleceğim
Tam o anda kapı açıldı. Ama o dudaklarına sürülen pamuktaki suyu delice emmeye çalıştığından babasıyla bu yeni gelen kişinin konuşmalarıyla ilgilenmedi.
- Ah kızım hoşgeldin
- Merhaba efendim. Bugün nasıl? doktorunu gördüm uyandığını söyledi.
- Uyandı ama daha pek konuşamadı, epey güçsüz düşmüş. Size nasıl teşekkür edeceğimizi bilmiyoruz.
- Oğlunuz iyi olsun, gerisi önemli değil efendim.
- Sizinle de pek konuşamadık. Tam olarak ne oldu, nasıl oldu? Sizi yormazsam...
- Elbette, anlatayım. Bizim mağaza yeni açılıyor, dekorasyon işleri de tam Can beyin bu kazaya uğradığında bitmişti. Camcılar camı yeni takmışlardı, Can bey aniden camdan içeri tüm vücuduyla giriverdi. Vitrin camına herhangi bir çarpma halinde dağılmaması için koruyucu film takılacaktı. Zaten o yüzden bu kadar yara aldı oğlunuz. Üstelik camın dışardan algılanmasını sağlayacak bir etiket, yazı da yapıştıramamıştık. Sanırım cam yok zannetti. Benim çalıştığım yerde daha öncede böyle bir şey olmuştu. Ben bunlara görünür-görünmez kaza diyorum. Tamamen göz yanılgısı.
- Yani bir intihar g...
- Hayır !!! asla.. size söylüyorum tamamen bir göz yanılması. Orda olaya şahit olduğum için kesinkes söyleyebilirim ki asla bilerek yapılan bir hareket değildi.
Baba sıkıntıdan şişirdiği göğsünü, nefesini tamamen dışarı vererek rahatlattı.
- Çok sağol kızım... Talihsiz olayları üst üste deneyimledi oğlum, bu yüzden korktum.
- Merak etmeyin, o güçlü biri ve bu onun için son talihsizlik olacak, dedi gülümseyerek.
***********************
Siyah bir araba mağazanın önünde durdu. Dışardan korna sesi geldiğinde saatlerdir yaptığı çizimden başını kaldırıp baktığında Can' ı gördü. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hemen geleceğini işaret etti. Masayı acilen toparladı ve mağazayı kilitleyerek arabaya bindi ve özlemle onu öptü.
************************
O gün hastahanede Can' ın babasına söyledikleri gerçek değildi ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. Bu genç adam gibi, seneler evvel o da herşeyden vazgeçmeyi düşünmüştü. Başarısız uygulamadan sonra uzun süren tedavi ve terapilerle kendine ne yaptığını anlamaya başlamıştı. Eğer tekrar yaşıyorsa, mutlaka günün birinde ona bu hayatın bir hediyesi olacaktı. Yeniden kurgulamaya, yeniden yaratmaya çalıştığı hayatına bir can hediye etmişti çünkü o. Ve o gün bir toplantıda olması gerekirken tam da oradaydı. Olayı gözleriyle görmüştü. Genç adam vitrinden ona bakıyor ama görmüyordu. Elleri yumruk olmuş, yüzündeki sinir damarları dışarı doğru çıkıyordu. Kötü bir şey olacağını önceden sezip, yine de olduğu yere mıhlanmak böyle bir şeydi herhalde. O cama kendini fırlatıncaya kadar durdu kilitlenmiş gibi. Sonrasında onu hemen hastahaneye alıp gelmesini, polislerin hastahaneye gelip olayı anlattırmalarını, verdiği ifade de aslında bunun sadece bir kaza olduğunu, cama bir uyarı yapıştırmadıkları için kendilerini suçladıklarını sıraladı teker teker. Ardından hastahaneye hergün onu ziyarete geleceğini ve bu aşamaları atlatması için yardım edeceğine söz verdi kendine.
Can kendini bir süre kapadıktan sonra bir gün genç kadının elinde bir şeyle geldiğini gördü. Yaklaştığında onun üstünde pembe çiçekler açmış kaktüs olduğunu görünce tamamen çözüldü. O günden sonra birbirini iyi anlayan, aynı yoldan geçmiş iki insanın kalplerinin arasında yeni bir çiçek de filizlenmiş oldu. Birbirlerine "can hediyesi" oldular.
Masadaki dosyaları alelacele toparlamaya çalıştı. Aslında yarım gün çalışması gerekiyordu ama tahmininden uzun sürdü dava dosyalarını tamamlamak. Saatine baktı, bir an önce havaalanına doğru yola koyulması gerekiyordu. Üstünü değiştirmek için bile vakti yoktu, çaresiz oldukça resmi iş kıyafetleriyle gidecekti. Hemen sırt çantasını alıp binadan çıktı. Bulduğu ilk taksiye atlayıp "havalimanına lütfen" dedi.
*********************
(Aslında niye yazıyorum ki bu öyküleri? gerçek olmalarını mı isterdim? Bunlar benim hayalim mi? Yoksa orda burda kulak dolgunluğu bir sürü olayın birbiriyle geçişini sağlayıp düğüm mü yapıyorum? Nedir aslında yapmak istediğim? Bir hikaye anlatıp "ey ahali içindeki bunları duyması gereken insan ! sana anlatıyorum bunları, oku da uygula!" mı demek istediğim? Yoksa tüm bu öyküleri anlata anlata en sonunda 40 kere söylersen dileğin gerçekleşirmiş misali bir durum mu bu?
Gariptir birden şu avukat olduğunu tahmin ettiğim kişinin son sözünden sonra hissettiğim duygu bana bunları sordurdu. Biraz sıkıldım, aniden, hiç gereği yokken ve sebep de. İçimden nasıl gelirse öyle yazmalıyım dedim kendime. Eğer öykünün tam burasında bu soru geldiyse aklıma, okur-bunu okuyan kişi- da bunu bilmeli dedim. Kapı arkasında -beynimin içinde- neler olup bitiyorsa bilmeli diye düşündüm. Dostum Nessuno geçenlerde oturdum ve çalatuş* yazdım demişti. *çalatuş = çalakalem. Ne güzel bir söz bulmuş değil mi? İşte ben de bu haleti ruh ile, böyle mi çıkıyor yazılar elinden şu anda, tamam, sen nasıl istersen öyle olsun diyecek cesareti gösterdim işte.
Niye yazıyorum bu öyküleri? sorusuna gelirsek; sanırım yaşamda olabilecek ne kadar çok sahne yaratırsam yazı hafızamda bir sürü odaya sahip olacağımı düşünüyorum. Ve bir öykünün başı, ortası, sonu ne kadar ilginç olursa o kadar kendimi eğlendirmiş olacağım. Kimbilir belki okur -okuyan kişi- da eğlenecektir. Her ne kadar bir sayfanın izleyici sayısı ile yorum yapan kişi sayısı arasında tutarlıklar olmasa da, ben öyle olduğunu düşünüyor olacağım :)
Her neyse yazdıklarım çoğu zaman yaşadıklarımdandır, çoğu zaman yaşanmasını istediklerimdendir, çoğu zaman yaşanırken şahit olduğum anlardandır, çoğu zaman da BÖÜM. dendir. Yani Beynimin Öykü Üretim Merkezi' ndendir.
Unutulmasın, silinmesin, su olup akıp gitmesin diye yazılmaktadır. Yazıldıkları andan itibaren beni işaretlesin ama benden çıkıp, tüm kainatı dolaşsınlar diyedir. Sadece öykünün burasına burnumu sokmak istedim. Hepsi bu.)
***********************
Koltuğa oturdu ve derin bir nefes aldı. Nihayet 4 günlük kafa iznine ulaşabilmişti. Emniyet kemeri uyarısından sonra uçak havalandı.
***********************
Gözlerini açtığında uçak yere inmiş ve aprona giriyordu. Kendini çok zinde hissetti. Artık yaşadığı şehri geride bırakmış ve keyifli zaman dilimine kocaman bir sıçrama yapmıştı. " İyi ki sırt çantamla gelmişim" diye düşünüp hemen bir taksiye bindi ve kalacağı otele doğru yollandı.
************************
Resepsiyonda kayıt işlemini yapıp anahtarıyla birlikte odasına çıkmak üzere asansöre bindi. Dokuzuncu katta inip hemen eşyalarını dolaba yerleştirdi ve bir duş alıp yatağa uzandı. Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Ama gözlerini açtığında alacakaranlıktı etraf. Hemen keten pantolonunu ve üstüne bir tişört giyerek restauranta indi. Karnı epey acıkmıştı. Restaurant girişinde bir garson ona masasını gösterdi ve menüyü de vererek uzaklaştı.
Güzel bir et yemeği bir kadeh kırmızı şarap sipariş etti. Şaraptan bir yudum aldı, ağzında şöyle bir çevirdi ve tadını sindire sindire yudumladı. "İşte tüm yorgunluğum gitti" dedi. Garson "Efendim anlayamadım" deyince yüksek sesle söylediğini farkedip gülümsedi ve "Şarap muhteşemmiş, onu söylüyordum" dedi. Başkaca bir arzusu olup olmadığı sorulduktan sonra tamamen yalnız kaldı.
Neden burda ve tek başına olduğunu düşündü. 5 ay öncesine ruhu uçtu gitti.
***********************
Bir iş gezisi ve yine bu oteldeydi. Müşterilerle toplantıları bittikten sonra yemek davetlerini kibarca reddetmiş, akşamı kendine ayırmayı planlıyordu. O akşam otelde çok büyük bir düğün daveti olduğunu duymuştu resepsiyondakilerden. Belki dışarda bir yere gitmek daha iyi olur diye düşündü. Odasında hazırlandı ve kısa beyaz şifon elbisesini giyip asansöre yöneldi. Katta bulunan 2 asansörden birinin tuşuna bastı ve beklemeye başladı. Kapı açıldı ve içeri girdi, tam kapı kapanacakken biri seslendi "Lütfen asansörü bekletirmisiniz?" Hemen bekleme düğmesine bastı ve kapılar geri açıldı. İçeri uzun boylu ve takım elbiseli bir genç adam yüzündeki kocaman gülümsemesiyle girdi. "Çok teşekkür ederim" "Rica ederim önemli değil" dedi kız gülümseyerek. "Düğüne mi geldiniz?" diye sordu adam. "Hayır, iş için burdayım sadece". Lobide ikisi de indiler. Birbirlerine iyi akşamlar deyip ayrı yönlere ilerlediler.
***********************
Otelden ayrılmak istemediğini farketti ve yemek için restauranta yöneldi aniden. Kendisine gösterilen masaya oturup içecek siparişi verdi. Garson elinde bir şişe kırmızı şarapla gelip servis yapmaya başladığında tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken garson, "Hanımefendi, bu şarap beyefendiden size ikramdır" dedi ve gösterdiği yöne baktığında asansördeki genç adamı gördü. Hafif tebessümüyle masaya doğru yaklaşmış ve "Asansörü beklettiğiniz için minik bir teşekkür olarak bakarsanız çok sevineceğim. Üstelik bu, tadabileceğiniz en iyi şaraplardandır. Geri çevirmezseniz, misafir olduğunuz şehrimizde size iyi evsahipliği yaptığımı düşünüp mutlu olacağım."
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyi farkettiğinde kendisi de şaşırdı ancak kadehi hafifçe kaldırarak , "Bu benim de tercih edeceğim şaraptır" dedi. "Şaraptan anlayan bir hanımefendiyle karşılaşmak her zaman nasip olmaz. Eğer müsaade ederseniz ve vaktiniz varsa burdaki en iyi şarap mahzenini gezdirmek için rehberiniz olmak isterim", "Yarın akşam uçağında yerim ayırtılmıştı...", "İsterseniz derhal ilgilenir rezervasyondaki arkadaşlar" diye atıldı genç adam. Genç kadın hayatının son beş dakikasının nasıl bu kadar seri adımlarla geliştiğine hayret ediyor ama reddetme ya da durma konusunda herhangi bir harekette bulunmak istemediğini farkediyordu. Uçuş bilgilerini bir çırpıda verdi ve genç adamın tebessümlü bir şekilde masadan uzaklaşmasını izledi. Anneannesinin sözünü hatırladı; "Hayat, sana minik adımlarla yürür, yeter ki önünü kesme !"
*******************
Ertesi sabah erkenden kahvaltıya indiğinde genç adamı kahvaltısını bitirmiş ve gazetelere göz atarken bulmuştu. Selamlaştılar ve masaya buyur etti genç adam. Garsonlar siparişleri alıp hemen servis ettiler. "Herhalde otelde yaşıyor ama burdan sorumlu biri de olabilir" diye düşündü genç kadın. O arada kahvaltı bitince hemen kalktılar ve otel dışında bekleyen araca binip yola koyuldular. Yolda genç adam, otelin ailesine ait olduğunu, ayrıca aile geleneği olan şarap üretimini de kendisinin üstlendiğini, yaşadıkları yeri ve kendisine ait herşeyi bir çırpıda anlattı. Genç kadın da kendisiyle ilgili detayları söyledikten sonra büyük bir araziden içeri girdiler. Şarap bağı ve dev bir bina vardı göz alabildiğine alanda. Genç adam yetiştiricilikle ilgili ince detaylar vermesine karşılık, genç kadının bu bilgilere eşlik etmesine, bu konuda kendisiyle yarışacak konumda olmasına hem şaşırdı hem de çok sevindiğini ifade etti. Genç kadın eğitimi nedeniyle İtalya' da bulunduğu sıralarda şarap kültürüyle tanıştığını, Toskana, Piedmont bölgelerini arkadaşlarıyla ziyaret ettiğini anlattı. Aralarında oldukça keyifli bir sohbet oluştu. Yeni tanışan iki kişi olarak bir anda bir kaç yılı atlamış gibi hissettiler. Bahçede hazırlanan bir masada şarap, peynir, üzüm ve cevizli, zeytinli, otlu ekmek çeşitlerini tadıp, bir sürü anılarını paylaşarak vaktin geçtiğini anlamadan akşamı ettiler.
Dönüş yolunda kalplerinde dev adımlar gürültülü sesler çıkarıyordu ikisinin de. Yüzlerinde hiç bırakamadıkları gülümseyişlerle otele geldiler. Ertesi sabah genç kadının uçuşu vardı. Genç adam onunla tekrar ve tekrar görüşmek istediğini, ancak şehirden şu aralar ayrılamayacağını özellikle vurgulayarak aramasını bekleyeceğini söyledi. Genç kadın ona işyeri kartını uzattı ve kendisinin de aynı hislerde olduğunu, görüşmek için istekli olduğunu ifade etti. Tokalaşırken elleri uzun süre ayrılmadı.
Sabah havaalanına götürmek için kendisini beklediğini görünce kalbi hızla çarptı. "Bu kadar erken zahmet etmeseydiniz keşke", "Gidişinizi görmek beni üzse de, sizi tek başınıza göndermek istemedim" dedi genç adam gülümseyerek. Havaalanında görüşme isteklerini tekrarladı ve daha uzun süreli bir geliş için ikna etmeye çalıştı genç kadını. Yüreği uçakla birlikte havalanan genç kadın, bu şehre bir sonraki ziyaretini planlamaya çalışıyordu heyecanla.
Şehir olanca gürültüsü ve trafiğiyle onu bekliyordu. Ofise girer girmez asık suratlarla karşılaştı. Gelişini bir gün uzatmasına bozulmuştu patronu. Toplantıda da bunu kaba bir dille belirtti. Genç kadın açıklama yapmaya hamle edecek olsa da ses tonu gittikçe keyifsizliğini artıracak dereceye çıkmaya başlamıştı. Geçirdiği güzel günün ardından yaşadığı bu talihsiz an birden herşeyi silivermişti sanki. Odasına bir hışımla gidip bütün eşyalarını toparladı ve istifa dilekçesini patronun sekreterine bırakıp çıktı binadan. Bir taksiyi durdurup bindi ve güzergahı söyledi gözlerinin ıslanmasıyla birlikte. Taksi hareket etti ve herşey bir anda karardı.
*********************
Gözlerini bir hastane odasında açtı. Bindiği taksiye bir araç hızla çarpmış ve taksi yan dönmüş, boynunda bir hasar oluşmuş, tedavisi uzun sürmüştü. Hem işini, hem sağlığını kaybetme aşamasında dibe vurmuş biri gibi hissediyordu. Oysa başka bir şehirde ne kadar mutlu saatler geçirdiğini hatırladıkça, bu yaşadıklarına inanamıyordu. Ev ortamına geçtiğinde onu bir kez aramıştı ama ulaşamadı. Unutulduğundan ve ordayken yaşananların geçici bir mutluluk sahnesi olduğundan emin, o da onu unutmaya çalıştı.
*********************
Yaklaşık 3 ay olmuştu kaza olalı. Ağrıları tedaviden sonra oldukça azalmıştı. İş görüşmelerine başlamıştı ama ailesi ısrarla bir tatil yapmasını öneriyordu. O ise iş yoğunluğunun, bu geçirdiği inişli çıkışlı döneme iyi geleceğini düşünerek bir görüşme yapmış ve bir holdingin avukatlığını almıştı. Bir yandan doktorun önerdiği masaj ve yüzmeyi, diğer yandan dava dosyalarına ve davalara yoğunlaşmış, hayatını sürdürüyordu. Ve sonunda bir tatil aralığı yaratmıştı ve seyahatini 5 ay önce ilginç bir tam gün geçirdiği şehre doğru planlar bulmuştu kendini.
*********************
Yemek boyunca son 5 ayın kareleri gözünün önünden geçti. Kadehindeki son yudumu alıp masaya bıraktı. "Hanımefendi bu şarap size ikramımızdır." Garsonun geldiğini farketmemişti bile. Başını kaldırıp bir kadehe, bir garsona baktı ve "Bu kesinlikle bir dejavu olmalı", "Anlayamadım efendim?" "Pardon sesli düşündüm... teşekkür ederim" dedi kadehi eline alırken. Tam kadehi dudaklarına götürecekken "Bensiz içmeyecektin umarım?!" dedi bir ses. Arkasını dönüp bakmaya korkuyordu. Genç adam tam karşısına gelmiş ve oturmuştu. Yüzünde aynı anda mutluluğu ve kırgınlığı nasıl taşıyabiliyor diye düşündü.
********************
Gecenin sonraki bölümünde kumsalda oturup birbirlerine neler olup bittiğini anlattılar. Genç kadın, adama kartını vermişti ve o kartta özel cep telefonunu yazmayı unuttuğu ve ardından da işyerinden istifa ettiği için genç adam ona ulaşamamıştı. Genç kadın, adamın onu unuttuğunu sanıp, şansını sadece bir kez deneyip bırakırken genç adam ona defalarca ulaşmaya çalışmıştı. Hayat, onlara bir adım atmıştı bir kez, isteseler de durmayacaktı.
Yürekleri aşk diliyordu ve tam o anda gökten bir yıldız kaydı....