3 gün üstüste arkadaşımın sahaf dükkanında çalışmıştım, bacaklarım "dinlendir biziiiii" diye bağırmaktaydılar. Ama güzeller güzeli ablam, taaa yaşadığı şehirden kalkıp beni ziyarete gelmişti ve pazar günü adaya gidelim demiş idi. Havanın, sabah kalktığımızda gri ve ardından şakır şakır yağmurlu olacağını bilseydim elbette "tamam gideriz" demezdim amma demiş bulundum. Dolayısıyla mızmızlansam da, ayak diremeye çalışsam da aslında hava sadece yağışlıydı, serin değildi ve yola çıktık. Şemsiyelerle çıktığımız evden otobüse binip de Bostancı' ya vardığımızda kuru ve güneşin cayır cayır yaktığı bir ortama geçince durum tamamen değişmişti benim açımdan.
İskeleye yakın çay bahçesinde bir ada ritüeli "ada çayı" ısmarladım ve sırt çantama attığım 3 çekirdekli galetayı yanında çıtır çıtır yedik. Sonra biraz yürüyüş yapalım dedik, çünkü midemiz güzel kokulara, ürettiği özsularla cevap veriyordu ve biz de oturacak güneşli ve keyifli bir yer arandık.
Dolaşma esnasında ne kadar hoş kare varsa vizöre hapsetmeye çalıştım. Bir sokak, bir evin çatısının bulutlarla dansı, bir kapıdan sarkan saksılık, dondurma külahları vs vs....
Şimdi ben ne içtiğimiz buz gibi birayı, ne de eşliğinde enfes kalamar, midye, patates kızartması, patlıcan ezmeyi anlatmayacağım burda (!) Evde bacaklarımı uzatma düşüncesi sabahın yağmurlu havasında ne kadar iyi geldiyse, adaya ayak bastığımda kendimi bir o kadar cennette hissettim. İspatı mı?? Buyrun başımda bir hale ile dolaşırken çekilmiş kareyi sunarım efendim.
{ಠ,ಠ}
|)__)
-”-”-
|)__)
-”-”-
not: görseller M©MENT©S arşivindendir.