27 Nisan 2017 Perşembe

Her çıkış başka bir yerin girişidir - Tom Stoppard



-->
Bu sabah okula gelmek için ne yaptım?
Evden çıktım, 2 numaralı metroya bindim, ondan çıkıp başka bir trene bindim, ondan da indim, istasyondan çıktım ve varış noktama ulaştım.
Buraya kadar her şey normal.
Evdeydim, derse gelmem gerekiyordu, bunun için öncelikle olduğum yeri fark ettim, kabul ettim, olmak istediğim yere odaklandım ve oraya giden yolda bir sürü kez bir yerlere girip çıktım. En önemlisi bunların hiç birini sorgulamadan yaptım.

“Ee tamam Miia ya, toplu taşıma ile üniversiteye gitmişsin, amma uzattın..”

Doğru.
Peki, fiziksel olarak bu kadar kolayca yaptığımız bir şeyi, söz konusu duygular olduğunda neden yapmakta zorlanıyoruz?

Örneğin başarılı olmak istiyoruz, fakat tembellik trenine biniyoruz.
Veya doyumlu bir ilişki istiyoruz, fakat artık kullanımda olmayan terk edilmiş bir durakta aylar, hatta yıllarca bekliyoruz.

Sanki devreye duygular girince, sebep – sonuç ilişkisi ortadan kalkıyor.
Nereye varmak istediğimizi bilsek bile, alakasız yollardan gitmek doğal oluyor.

Aklıma Randy Pausch’un Zaman Yönetimi ile ilgili konuşması geliyor.
Hayatlarından memnun olmayan insanlar ile yaptığı bir konuşma örneği veriyor:
      “Yani, bir işim var ama yaparken çok keyif almıyorum” diyen insanlara, 
     “Şey, işini değiştirebilirsin?” diyorum
     “Ama bu çok zahmetli olur.”
     “Haklısın, her gün iş yerine, yapmaktan hoşlanmadığın bir iş yapmaya gitmelisin. Teşekkürler, iyi  geceler.”


Şu aşamada her birimizin 'ama' larını duyuyor gibiyim. - Ama hazır değilim, - ama üzülmesin, - ama sorumluluklarım var, - ama bahsettiğin kadar kolay değil …

Evet değil, biliyorum.
Yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çekmeden önce bir süre metronun çıkış kapısının önünde kalakaldım bu sabah.
Fakat bahanelerimiz ne olursa olsun, bu, zamanın geçtiğinin gerçeğini değiştirmiyor.
Mutlu olsak da, olmasak da zaman geçiyor. Geriye baktığımızda nasıl bir hayat görmek istiyoruz?

Ben şimdi biraz kendime zaman ayırıp hayatımın bu döneminde ne istediğime ve nelere ihtiyaç duyduğuma göz atacağım.
Sonra da, o yönde gitmeyen yolların ilk çıkışından çıkmak için cesaretimi toplayacağım.

Bakalım neler olacak.


{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-

not: kullanılan resim miia.stella 'ya aittir.



25 Nisan 2017 Salı

yayın ortağı ♥






2008 şubatından beri blog dünyasındayım. Tek başıma sürdürdüğüm yazarlık kadrosuna, genç bir soluk katılacak artık. Farkındalığı yüksek, kişisel gelişim anlamında kendine epey yatırım yapan ve halen de devam eden, çevresine de minik sihirli dokunuşları olan biri Miia.Stella.



İnstagramdaki sayfasında güzel cümlelerini takip ederken çıktı bu fikir. Blog açma fikrine sıcak bakmasa da, bir şeyler yazmayı sevdiğinden, ona hazır bir sayfa sunmak istedim. İstediğini gönlünce yazabileceği, birlikte keyifle paslaşabileceğim biri.

23 Nisanda sayfasında yayınladığı yazıyı sizinle paylaşmak isterim, daha yakından tanıyabilmeniz için. İsterseniz sayfasına burdan ulaşabilirsiniz.


"Güçlü çocuklar yetiştirmek, yaralı yetişkinleri düzeltmekten* kolaydır demiş Frederick Douglass. 

(*Tercümede aslına olabildiğince sadık kalmaya çalıştım, fakat düzeltmek yerine dönüştürmek, bilinçlendirmek de denebilir. - It is easier to build strong children than to repair broken men.) 

Eskiden ne de olsa anne değilim, çocuklarla ilgili tüm konular benim dışımda kalıyor diye düşünürdüm. Sonra bu gelişim yolculuğuna başlayınca, bu düşünce tarzının artık bana göre olmadığını hızla anladım. 

Öncelikle içimdeki çocukla karşılaştım. Varlığından bile haber olmadığım bu yanım ile karşılaşmanın nasıl bir şok olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bugün olduğum insan olmamı sağlayan inançların, davranışların, düşüncelerin kökeni dönüp dolaşıp küçük yaşta yaşadıklarıma bağlanıyordu. Her ne kadar kendimi olgun olarak tanımlasam da, strese girdiğimde, saldırı altında hissettiğimde, pörtleyen yine çocuk bilincimdi. 

Sonrasında, karşıma ailemin ve dostlarımın çocuk halleri çıktı. Onları anlamaya çalıştım, neler yaşamışlar? Hayattaki seçimlerini neden belirli bir şekilde yapıyorlar? 

Ve olay dönüp dolaşıp hepimizin içindeki çocuğa geldi. Bu yetişkin yaşımızda artık kendi kendimize ebeveynlik etmenin ne kadar önemli olduğuna. 

Huzurlu ve dengede olabilmemiz adına içimizdeki çocuğun güvende hissetmesi çok önemli. Bu da demektir ki, huzurlu ve dengeli gelecek nesiller istiyorsak, şimdiki çocukların güvende hissedeceği ortamlar yaratmak düşer bize. Çocuğumuzun olup olmadığının bir önemi kalmıyor bu aşamada, bizler sadece varlığımızla bile öğretmenlik yapan canlılarız. Kime ne zaman ilham olduğumuzu çoğu zaman farkında bile olmuyoruz. 

Şu anki halinizle, neye ilham oluyorsunuz sizce? 

Bu sorunun cevabını düşündükten sonra da, bence içimizdeki çocuğu gülümsetecek bir şey yapmak için harika bir gün bugün. Ben birazdan erik alıp, avucuma da biraz tuz döküp kıtır kıtır yiyeceğim, ilk okul zamanı eve dönerken yaptığım gibi :) Hepimizin çocuk ve egemenlik bayramı kutlu olsun!"


Hoşgeldin sevgili Miia  ♥‿♥
​ 



{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: kullanılan görsel miia.stella' nın sayfasından alıntıdır.

19 Nisan 2017 Çarşamba

umarsız




* * *







Evden kendini dışarı atıp sokaklarda yürümeye başladı. Kafasının içinden, saçlarını savuran rüzgardan daha hızlı geçiyordu düşünceler. Umutsuzluk hissediyordu içinde, derin koyu renkte ve kıvamda bir umutsuzluk. Oysa mutluydu hem de çok. İmrenilesi derecede. Kıskanılası hatta. Neden bu duyguyu misafir etmek zorunda kalmıştı o halde?

İnsan çevresinden bağımsız değildir elbet. Eninde sonunda çevresel faktörler, kişinin alanına sızıntı yapabilir. Kendi kapılarını kapatabilir, bir odanın, bir evin, bir sarayın, bir arabanın içinde izole olarak duygularını yaşayabilir ama günü gelip kabuğundan dışarı başını uzattığında gördükleri, bir anda atmosferini değiştirebilir. Duyarsız olmayı, bilmemeyi, öğrenmemeyi öyle isterdi ki. Ama görüyordu, farkındaydı herşeyin. Bilgi, bazen çok ağır geliyordu. 

Uzakta bir tarihi bilmek istemiyordu mesela, gitmek istediği, olmak istediği yerin koşullarını öğrenmek istemiyordu, zorunluluğun dayattığı şartları görmek ve uymak istemiyordu. Biyolojik saati belki de huysuzluk yapmaya en yatkın zamandaydı ama o bunu bile bilmek istemiyordu. 

Başını kaldırdığında sahile geldiğini farketti. Kendi içi gibi kabaran dalgalarla, rüzgarla karşı karşıyaydı. Öylece durdu ve rüzgarın yüzünü, saçlarını yalamasına kayıtsızca bıraktı kendini.






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



not: kullanılan görsel BURADAN alıntıdır.​


17 Nisan 2017 Pazartesi

tiner




















{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: kullanılan görsel instagramda chaillaz' dan alıntıdır.


14 Nisan 2017 Cuma

bir doğum günü ٩(̾●̮̮̃̾•̃̾)۶




* * * *


ilk kutlayan blog sözlüktü :)

sonra google, 

ve yemeksepeti kutladılar sırayla. hatta buraya tıklarsanız hazırlanmış videoyu da görebilirsiniz :)



mum üflerken gizli özne ben :)

sağlık, bereket ve huzur dileğim








{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: fotoğraflar ​M©MENT©S​ arşivindendir.​
      fotoğrafların üstüne tıklarsanız büyütebilirsiniz.


12 Nisan 2017 Çarşamba

ıssız











Saçlarında yapraklar,
ayaklarında kaldırım taşları.
Sararmış yüzün,
günlerle beraber.
Yaşamını sürdür
git eğlen,  bak keyfine.
Geldi işte süslü bahar.
Bir kaç mevsim daha yok.
Önümüz yaz,
önümüz sonbahar.

Yazlıklar insansız kalır,
sokaklar arabasız.

Hangimizin kalbi ıssızlığa dayanır.

S.Ö. (Momentos)
Nisan 2017




{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: kullanılan görsel Tumblr' dan alıntıdır.​


10 Nisan 2017 Pazartesi

gece ve yemek





instagram.com/chaillazkitchen


Markette rafta çok sevdiği şarabı gördü. Şarap bir kültürdü onun için ama ne zamandır şaraptan anlamayan biriyle beraberdi. Sevdiği içki olsa da onun için bir kaldırışta bitmeliydi hepsi. Al sana ayrıldıkları bir alan daha. Oysa demlenmek diyordu, keyif diyordu ama nafile. 

Gecenin sonunda tüm içindekileri çıkartmak da vardı onun cephesinde. Bu kadar hızlı giren, hızlıca da çıkardı elbet.

Tüm bunlara rağmen eli şişeye gitti. Bunca sıkıntılı döneme bir es vermek ve sevdiği şeyleri yiyip içmek istediği bir akşam yaratmayı düşündü kendisine. Çemensiz pastırma, eski trakya kaşarı, biberli zeytin, avokado ve bir iki şey daha aldı, çıktı marketten. Her akşam rutin yemek faslına bir değişiklik getirmek istediğinden, üstelik havalar da ısınmış, balkonda masayı kurup, nefes alarak bir kaç atıştırmalık hazırlama fikri son derece cazip geldi.

Avokadoyu soyup iyice ezdi, bir kaç sarımsak dövdü, sıktığı yarım limonla içine kattı. Biraz tuz ve zeytinyağı da ekleyince işlem tamamlandı. Eski kaşarı ince üçgen dilimleri halinde kesti, yanına portakal dilimleri ekleyip tahta tablanın üstüne servis etti. Biberli zeytinleri, zeytinyağında beklemiş kuru domatesleri ve pastırmayı da tabaklara koyup balkondaki masaya yerleştirdi. Ekmek kızartmayı unutmadı,bu mezelerin yanında en iyi gidecek şeydi bu.

Soğutulmuş rosato buzdolabından çıktı ve plof sesiyle mantarı çıkarılıp bardaklara servis edildi. Peçeteler, tabak, çatallar her şey tamamdı. 

Önce rutin günün içinden konuşmalar yapıldı. Ordan, şu anki hayatlarına, sonraki hayatlarına, neler yapmak istediklerine kadar geniş bir yelpazede konuştular. Bir süredir hiç konuşmadıkları kadar konuştular. Birbirlerinin hayatına tahakküm etmedikleri gibi, kimsenin olmadığı kadar arkadaştılar üstelik, dosttular herşeyden önce. Düşmanlık yapmayacak kadar zor zamanlar geçirmişlerdi birlikte. İkisi de kıymet biliyordu. 

Şişe bitti, kadın alışkın olmadığı için ilk kadehte beyni dans etmeye başlamıştı. Adam ise bulundukları ortam gereği yakınında uzun süredir ne sanattan, ne felsefeden konuşacak kimse olmadığından, kadına içindeki tüm bilgileri, başlığı bozulmuş sürekli akan musluk misali anlatıyordu. 

"Birer bira alalım mı?" diye sordu adam.
Kadın aslında tamamdı. Ama adam bunun farkında değildi. Şimdiye kadar hep böyle olmuştu. Senkronları tutmuyordu bir türlü. Biri tamam dese, öteki eksik kalıyordu. Biri birşey istediğinde, öteki şu anda şunu yapıyorum sonra diyordu. Sonra onun işi bitiyor, ötekine gidiyor ama ordan aldığı cevapla ters yüz oluyordu. Zamanı birbirlerine uyduramadılar bir türlü, sonra da kırılmalar başladı. 

"Tamam" dedi kadın. Kalktılar arabaya atladılar, en yakın markete gidip bira aldılar. Kadın dışarı çıktıklarında gökte ayı gördü. Manzaraya karşı içelim dedi adam. Ses çıkarmadı kadın, kadim zamanlar hatrına.




Bir de müzik koydu cd çalara. Led Zeppelin, Deep Purple vs. "Child in time" parçasında gözleri doldu kadının. İsa' nın son akşam yemeğinden esinlenmiş, bir veda yemeği gibiydi sanki. Herşeyden önce iki insan, iki arkadaş, iki dost duygusuyla zenginleşmiş, acıyla beslenmiş ama kızgınlığa dönüşmemesi için uğraş verilmiş bir durum yaşıyorlardı.

Şarkı ve bira bitti, tekrar eve gelindi. Sofra toplandı, bulaşıklar kaldırıldı ve yeni bir güne hazırlanmak üzere bedenler yatağa bırakıldı.








{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: ilk foto chaillaz' a aittir.
       ikinci foto ​M©MENT©S​ arşivindendir.​
    


8 Nisan 2017 Cumartesi

Ildır' da bahar kontrolü 2





•*¨`*•..¸ ƸӜƷ¸..•*¨`*•.



dallarını gerine gerine sarkıtan deniz iğdesi

gölgeli yerde yangelmiş yatan bir kedi

ilk salkımlarını tablo gibi sunmuş ortaya

az düşmedim peşine lavanta

müşterilerini bekleyen yemekhane

memleket zenginliklerinden

antik kalıntılar

kadife gibi dokusu olan bitki

ağaç altı bankları dinlenecekleri bekler

bir masayı neşelendirmek için çiçek önkoşul

tepeden Ildır görünüşü

kadife ismiyle çağrılan kedi

hafif şırıldayarak oynaşmakta

sakinlikte bekleyen tekneler

gök ve deniz karışmış birbirine

yüksekten bakma telaşında sarı gül

şapkayı önüne koyup düşünmek gerek

çeşme limonları meşhurdur

bir bardak limon&turunçlu su

oturunca gördüm ki, bir minik dal ayakkabıya çelme takmış meğer :)





{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: fotoğraflar ​M©MENT©S​ arşivindendir.​


7 Nisan 2017 Cuma

Çeşme' de bahar kontrolü 1






.•*¨`*•..¸ ƸӜƷ¸..•*¨`*•..



kuğu görünümündeki kala (veya gala) çiçekleri


 çevre düzenlemesinden güzellikler

  en güzel hangimiz diye soran beyaz gelinler gibiler

ezilmekten korkup dala tırmanan sümüklüböcek

kendine yer açan yapraklar

bahara tek sevinen doğa mı? dört ayaklılar da çimen sefası yapmakta

az kaldı insanları kokumla sarhoş etmeye

duvar dibinde dört kafadar gelincik






{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: fotoğraflar ​M©MENT©S​ arşivindendir.​


3 Nisan 2017 Pazartesi

tekrar (*)











Uzandığı yatakta doğruldu, oturdu kaldı bir süre. Sonra ayağa kalktı ve saate baktı. Zamansız uyumuştu, bir nevi uykuya kaçmıştı. Şimdi daha iyi hissediyordu. Bir bardağa soda doldurdu, bir iki dilim limon kesip attı içine ve yazı masasının başına geldi. Renk renk kalemlerine baktı, dizi dizi duran defterlere. Biraz sonra yine oturacak, bir şeyler yazacak, yazdığını tekrar okuyacak, beğenmediği yerlerin düzeltmesini yapacak, içine sinerse yayınlayacaktı.

Sonra; kocaman derinliği olan bir dünyaya "bungee jumping" atlayışı yapar gibi, yazısını sanal aleme bırakacaktı. Sonrasını bilmiyordu, kim kapıyı çalar gelirse okuyacaktı. Yanlış adrese gelmiş çoğunluk bir bakar giderdi herhalde ama birinin üstüne yapışması da muhtemeldi sözcüklerden bazılarının. Duyabiliyordu; "vay canına, iyi laf!", "uçmuş bu ya..", "nasıl yani?!", gibisinden cümleleri. Ama uzun zamandır şunu farketmişti ki; kendi içine yazıyordu o. Kendi kalbine, kendi gözlerine, kendi kulağına, midesine, ciğerine...

Her birine mesajı vardı ulaşması gereken. Canı mı sıkıldı bir olaya? Yaz, gönder ruhuna, müzikli bir pul da yapıştırmayı ihmal etme diyordu. Acıyan kalbine, yorulan ayaklarına, şişen göbeğine, kanayan dişetlerine, nasırlı ellerine, minicik kristalize bir taş barındıran böbreğine, herşeye yazarak rahatlatıyordu vücudunu. Hatırladığı en son bir sevgilisinin onu aldatmasından sonra haykırışlarını barındıran bir şeyler karalamıştı. Ama yazdıktan sonra okuduğunda birden, o olayın üstünden sanki yıllar geçmiş gibi duygusunu körelmiş hissetti. O gün bugündür sadece kendi içine yazıyordu işte bu yüzden.

Masasındaki lambayı açtı, eline mor renkli bir kalem aldı ve bir süre sayfanın üstünde başlayacağı cümleyi resmetmeye çalışır gibi havada çizgiler savurdu, sonra yazmaya başladı.





"Uzandığı yatakta doğruldu, oturdu kaldı bir süre...."







{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



not: kullanılan gif Google' dan alıntıdır.
      * tekrar yayındır.

31 Mart 2017 Cuma

Beklenmedik









Penceredeki perde hafiften kımıldadı önce, sonra açısı biraz daha genişledi, bir kuşun kanatlanıvermesi gibi iyice havalandı. Odayı dolduran serinlik üşümesine neden oldu. Ürperen kollarını sıvazlayarak kalktı, pencereyi kapattıktan sonra odasına gidip, giysi dolabından bir şal aldı, sarındı.

"Hazır ayaktayken, bir de çay suyu koyayım" deyip, mutfağa doğru yürüdü. Işığı açmadan önce mutfak penceresinde bir karaltı görür gibi oldu. Eli, ışığı açmak için hareketlendiğinde, karaltı da birden yok oldu. Ama bu korkulu heyecan, onun sandalyeye yığılmasına yetti. Sakinleştikten sonra "niye abarttım ki şimdi?" dedi zoraki gülümseyerek. 

Annesi öleli 3 sene olmuştu. Yalnızlığa gün geçtikçe alışıyor ama özlem dinmiyordu bir türlü. Yalnızlığın ilk zamanlarını hatırlayınca ürperdi. Evde bir ses olmasına o kadar alışmıştı ki, birden derin bir sessiz kuyu içine düşmüş gibi hissetmiş, evin tüm odalarına düşük volümde çalan radyolar yerleştirmişti. Bu huyundan bir yıl sonra vazgeçmiş ve sonunda alışıvermişti işte. Hatta sonrasında duvar saatinin tiktak sesi sinirini bozduğundan bir antikacıya üç kuruşa satıvermişti.

"İnsan nelere alışmıyor ki" deyip, annesinden önce giden bir sürü insanı hatırladı. O ve üç kardeşi küçükken erken veda eden babasını, oğullarının gidişine dayanamayıp beş gün arayla vefat eden büyükbaba ve büyükannesini, maceracı teyzesinin eşiyle birlikte çıktığı yarı dünya turunda teknelerinin fırtınada batışını ve kurtulamayışlarını, en yakın arkadaşını kanserden, amcasını başka bir ülkedeyken meydana gelen depremin ardından oluşan tsunami felaketinde, en küçük kardeşini diploma kutlamasından dönerken trafik kazasında kaybedişini hatırlayınca bu sefer içi acıdan ürperdi ve battaniyeyi oturduğu yerde üstüne aldı. Ocağa koyduğu çaydanlıktan kaynama sesleri geliyordu. "Evet sıcak bir çay çok iyi gelecek" dedi ve mutfağa yürüdü. 

Kapıdan girdiğinde pencereye gözü takıldı. Son anda yine bir hareket olduğunu farketti bahçe tarafında. Işığı açmadan pencere önüne gitti ve tüm bahçeyi taradı gözüyle. Endişesi artmaya başladı. "Şimdi çayla uğraşamayacağım" deyip ocağı kapattı ve salonda duran telefonu eline alıp numaraları çevirmeye başladı.

Tam o esnada kapı çaldı. Endişeli bir şekilde "kim o?" diye seslendi. 

Gelen, bir sokak arkada oturan komşusuydu. Evinin önünden geçerken birinin kapıda olduğunu görüp ilgilenmiş ve onu tanıdığını söyleyerek, nasıl yardımcı olacağını sormuş. Tuhaf görünüşlü bir adam olduğunu da, kendisine iletmek üzere verdiği zarfı uzatırken ekledi.

Teşekkür edip kapıyı kapattı ve salona, elindeki zarfa merakla bakarak yürüdü. Zarfı açtığında içinden tek satır yazılı bir kağıt çıktı. 

"Benden korkma, ben seninleyim."

Öylece kalakaldı. Geçen gün mutfak camından gördüğü karaltı mıydı acaba bu notu gönderen? Benden korkma dediğine göre öyle olması muhtemel. Ama korkulacak bir yanı yoksa neden karanlıkta camlardan içeri bakıyor? Nasıl bir iyiniyet saklı olabilir bu davranışında?

Sorular arka arkaya sıralanıyordu. Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. En azından onu korkutan durumun ne olduğu ortaya çıkmıştı ve korkmamasını söylüyordu. Bekleyip görecekti, başka çaresi yoktu. Herhalde bu nottan sonra karşısına çıkıp, ne istediğini söyleyecekti ona. Kim olduğunu çok merak ediyordu. Gerilmiş, meraklanmış ama bir o kadar da rahatlamıştı. Şimdi gerçekten bir fincan çay iyi gelecekti ona. Kalktı mutfağa gitti, ışığı yaktı ve küçük yemek masasında oturan adamı farketti. Bir çığlık attı, o esnada adam "lütfen korkma" dedi güçlü bir sesle. Kalbi deli gibi atıyordu. Biraz önce salonda gevşemiş olan bedeni, bıraksalar tespih böceği gibi kıvrılıp kapanacak duruma gelmişti.

Adam oldukça sevecen bakıyordu ve "lütfen korkma" demeyi sürdürüyordu. Elini kalbine koydu, nefesini düzenlemeye çalışırken "kimsiniz siz?" diyebildi yavaşça. "Ben sen' im, iç sesinim, endişelerinim, korkularınım" dedi. "Buna inanmamı güçleştiren durumun farkında mısınız?" diyebildi.
"Bu durum hangi koşulda kabul edilebilir olurdu ki sizce?"
"Hiç bir koşulda"
Adam, gördünüz mü haklıyım der gibi yüzünde hafif bir gülümsemeyle baktı, "Amacımın sizi korkutmak olmadığını anladınız biraz önce salondayken, anlaşılabilir, kabul edilebilir, algılanabilir -her neyse- bir durum olmadığının farkındayım ancak son zamanlarda sanki gelmemi istediniz diye algıladım."
"Nasıl? Nasıl istedim?"
"Sanki kendi kabuğunuza çekildiniz, hayat size beklediğiniz hiç bir şeyi vermemiş ve siz ona kırılmışsınız gibi bir el etek çekme durumu oluştu gözlemlediğim."
Kadın küçümseyici bir bakışla, "O zaman yaşadıklarımı size anlatmama gerek yok, nasılsa her şeyi biliyorsunuz. Her bir acıyı tek tek!" dedi.
"Elbette, unutmayın herkese taşıyabileceği kadar yük verilir. Yaşamdaki hangi acı, bir diğerinden daha az olabilir ki? Herkes yaşadığı acı etrafında yoğunlaşır, merkezi o olur ve müsade edilirse, bir süre sonra ele geçirir kişiyi. Merkez siz olmadınız hiç bir zaman, etrafınızda örgülendi ve siz de izin verdiniz."
"Ne söylüyorsunuz? Nerdeyse bütün bunları ben yarattım diyeceksiniz?!" diye haykırdı kadın.
"Sadece, siz gerçek bir duygu, size ait bir acı yaşamadınız bugüne kadar diyorum"
"Yaşadıklarımın hiçe sayılması onurumu kırıyor ve kızdırıyor beni hatta. Ne söylemek istiyorsunuz? Söyleyin dolandırmayın lafı !"
"Kalbiniz diyorum, aşk diyorum. Merkezi siz olan bir durum diyorum."
"Gecenin bu vakti benim duygusal durumum ile ilgili konuşmak için geldiğinize inanamıyorum."
"İnanın"
"Neden peki?"
"Çünkü bir süredir dediğim gibi görünmez olmayı seçtiniz, kabuğunuz olsa nerdeyse onun içine kaçacaksınız."
"Ne olmasını istiyorsunuz?"
"Sizi biraz hareketlendireceğiz. Yarın sabahtan itibaren hayatınıza bir renk gelecek."
"Ne diyorsunuz?"
"Kalbinizin nasıl çalıştığını öğreneceksiniz. Diğer uzuvlarınız işlevlerini yaptılar ama pas tutmak üzere olan bir kalbiniz var ve yaşamınız sona ermeden mutlaka bu eksik kalan noktaya da dokunacağız."
"Yani durduk yerde bir aşk mı yaşayacağım, güldürmeyin beni"
"Bana sakın yaştan dem vurmayın ! Bu kalp her yaş için yaratıldı hanımefendi."

Kadın yüzünde alaycı gülümseyişle, bu deli saçması konuşmaların son bulmasını isteyen bir el hareketiyle yerinden kalkmaktayken, adam ayağa kalkıp sanki eliyle tepeden bastırıyormuş gibi tekrar oturmasını sağladı.
"Siz.."
"Hanımefendi şimdi beni dinlemek zorundasınız!. Siz, üstünüze ölü toprağı serperek bir şeyleri çağırıyor olabilirsiniz ama ne yazık ki sizin sıranız gelmedi öbür dünya için. Bu yüzden duruma el koyduk ve yarından itibaren hayatınızda epey bir şey değişime uğrayacak. Bu akşam son kez emanet acılarınızla konuşun, vedalaşın. Bundan sonra herşey size ait olacak ve etrafınızda gelişecek."

Kadın hayretle adama bakarken o, "Çok iyi gizlemişsiniz ama siz güzel bir kadınsınız, şimdi bunu görecek birileri olacak sadece. Güzel şeyler yaşamak hakkınız." deyip göz kırptı ve mutfak kapısından bahçeye yürüyüp kayboldu.








{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-






not: kullanılan gif Google görsellerden alıntıdır.



29 Mart 2017 Çarşamba

Bir gezi









Selçuk' a doğru yola çıkmaya hazırlanıyoruz. Hava yağmurlu olacağını, bulutlarla ve rüzgarla ilan ediyor ama biz de bu yoldan dönmeyeceğimizi.

Meryem Ana ve Efes antik şehrine giden yolda değişikliler yapılmış. (Buraya en son 1998 de geldiğim düşünülürse, aradan epey yıl geçmiş.) Bariyerler, tümsekler gelenleri yavaşlatıp durdurmak ve kimlik sorgulaması yapan jandarmaya yardımcı olmak için. Ancak hem aşağıda, hem de yukarı çıkıldığında kimlik denetimi gereksiz geldi. Sonrasında Meryem Ana' ya giderken sadece cüzdan ve telefonlarımızı yanımıza alabileceğimizi, kesinlikle çanta alınmamasını ikaz ettiler ve araçları otoparka bırakıp ziyaret yerine yürümemiz gerektiğini. Bu kadar sıkı tedbirlere karşın, üstümüzün aranmaması, buraya herhangi kötü amaçla gelebilecek birinin cebine, montuna bir yere herhangi bir madde koyup geçebileceği ve tüm bunların sadece göz boyamaktan öte bir olay olmadığını düşündürttü.

Önce Yedi Uyurlar' ı ziyaret ettik. Aşağıda wikipedia' dan aldığım bilgileri aktardım.

"Efsâneye göre Decius (Dakyus) zamanında yedi veyâ sekiz Hristiyan genç devrin putperest inançlarına kurban edilmekten korkarak yaşadıkları yerin yakınlarındaki bir mağaraya sığınırlar ve üzerleri kapatılır. Orada mucizevî bir uykuya dalarlar. Bu kişilerin adları, bir rivâyete göre Maximilian, Iamblicus, Martinian, John, Dionysius, Exacustodianus ve Antoninus'tu. Başka kaynaklarda başka isimler rivâyet edilir. Bu mağaraya gelen askerler şaşkınlık içinde geri dönerler. Bunun üzerine komutanları mağara girişinin taş ve harçla kapatılmasını emreder. Burada "Yedi Kâfir’in ölüme terkedildiklerini" bildiren bir levhâ bırakarak giderler.

Hristiyanlar tarafından kabul edilen hikâyedeki mağara Selçuk ilçesindeki Efes antik şehrinin yakınlarındaki Panayır Dağı eteklerinde bulunmaktadır. Bu mağaranın üstüne bir kilise yapılmış hali 1927-1928 yılları arasındaki bir kazıda ortaya çıkarıldı, kazıda 5. ve 6. yüzyıla ait mezarlar bulundu. Yedi Uyurlara ithaf edilmiş yazıtlar hem mezarlarda hem de kilise duvarlarında bulunmaktadır.Yedi Uyurlar'ın üzeri kapatıldıktan yaklaşık 184, 200, veyâ 230 sene sonra mağaranın yer aldığı arsanın maliki, işçileriyle birlikte mağara girişini açar ve Yedi Uyurlar ile karşılaşırlar. Iamblicus, şehre ekmek almaya gider ve Meryem oğlu İsa'nın adının şehirde serbestçe anıldığını farkeder. Decius (Dakyus) zamanından kalma paralarla alışveriş yapmaya çalışır. Psikopos'un karşısına çıkarılırlar. Hikâyelerini dinleyen piskopos bunun bir mûcize olduğunu dile getirir."




mezar

mezar

mağara oyukları

mezarlar

geniş açı görünüm

doğa
İncir ağaçları tomurcuklanmaya başlamış. "Yedi uyurlar" haricinde herşey bir uyanışta. 


yol üzerinde heykel

İsa' nın doğumunu anlatan figür

eve giriş yolunda heykel

eve giriş

dua

heykel



meryem anada mum dikmek ile ilgili görsel sonucu
dilek mumları
(sadece bu foto google görsellerden alıntıdır.)







{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-





not: fotoğraflar ​M©MENT©S​ arşivindendir.​
     Meryem Ana evi ile ilgili bilgi için tık.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...