27 Şubat 2017 Pazartesi

ne güzel söylemiş








"Her yazarın, ister istemez kendini anlattığı ve kitaplarında yalnız kendisi olduğu düşüncesi bize romantizmin bıraktığı çocukça inançlardan birisidir." 


Albert Camus





Bu cümle karşıma çıktığında, tüm yazanların aynı soruyla karşılaştığı geldi aklıma. O yüzden, bu da burda kayıt altına alınsın.





{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-






25 Şubat 2017 Cumartesi

yakınlık (*)











Havanın güneşli oluşunu fırsat bilip, kendini sahile attı. İyot ve yosun kokusunun yanı sıra, kesilmiş çimen kokusu da burnundan içeri girip, hücrelerini keyifle geziniyordu. Koşturmaca hiç bitmezdi hayatta ama ne olursa olsun yürüyüşlerinden asla vazgeçmiyordu. Yürürken düşünmenin faydasını, kilometre hesabı yaptığında farkediyordu. Yürüyüşün hakkını vermiş, epey terlemişti. Aklını meşgul eden bir olayı da adım attığı yola yatırmış, iyice çiğnemişti.

Üst geçidin merdivenlerini çıkmak üzereyken durakta bekleyen iki kadından birinin, diğerine sarfettiği cümle, kulağını tırmaladı birden. "Bir şeyi söylemenin de haddi hesabı var" diyordu kadın. Cümle içinde geçen kelimeler doğru ama kullanıldığı yere oturmamış gibiydiler. Gözünün önünde ışıklı bir tabelâ canlandı ve dokunduğu her harf kareciği ön tarafa dönerken doğru cümle alkışlarla belirdi. "Bir şeyi söylemenin yolu yordamı vardır."

İşte bu daha doğru bir ifade olmuştu. Kendi kendine gülümsediği anda bu cümlenin deminden beri ayaklarının altında çiğnediği ve kafasını meşgul eden konuyla ne kadar alakalı olduğunu farketti. 

Çok yakın kuzenlerinden birinin canı bir şeye sıkılmış ama bu can sıkıntısını ona direk söyleyeceği yerde bir mesajla, üstelik hakaretamiz kelimelerle ifade etmişti. Bir konudan bahsetmiş ancak bahsi geçen konunun kuzeniyle ilintisi bile yokken, hangi noktayı üstüne yorgan gibi çektiğini, olayın ne olduğunu bile anlayamadan, bir kenara beklemeye alınmıştı arkadaşlıkları, dostlukları, akrabalıkları.

(Her şeyi söylemenin bir yolu yordamı vardır. Yaşı geçkince bir kadın ayna karşısında makyaj yaparken, ona kalkıp "silahlarını bırak hanım, zaman kazandı" denirse hem ayıp, hem de densizlik edilmiş olur. Belki "Canım sen makyajsız da güzelsin, vakit harcamana gerek yok ayna karşısında" daha yumuşak ve fethedici bir cümle olabilir. Çok yakınlara (dost, eş, sevgili, arkadaş, ana-baba vs.) söylenecek cümlelerle, az yakın ve uzak tanıdıklara sarfedilecek cümleler arasında elbet mesafe vardır. Bazı yerlerde oldukça resmi ya da hukuksal terimler kullanılabileceği gibi, bazen sorunu halletmeye odaklı açık ve net cümleler sevgiyle ısıtılmış şekilde servis edilebilinir. Resmi ve hukuksal ifadeler yazıya dökülmeyi ister, ileriki adımlarda karşı taraftan gelebilecek tavrın müspet  veya menfiliği açısından kanıt gerektirebileceği için. Ancak çok yakınlara (dost, ana-baba, eş, sevgili, arkadaş vs..) sözel yakınlıkta olunması, "yakınlık" kelimesinin doğası gereğidir. Bir sorun kendini belli ediyorsa, hedefi; sorunu yarattığı düşünülen kişiye yöneltip, anlaşılır cümlelerle açıkça sorulabilir ve karşılığında alınan yanıta göre isabetli bir duruş geliştirilebilinir.)

Şaşkındı doğal olarak. Onca paylaşılan zaman, olay ve bir çok duygu sonucunda böyle bir mesajı bu "yakınlığın" hak etmediğini düşündü. Kaldı ki bundan sonra "yakınlık!" diye de bir şeyin olmadığına kanaat getirip, merdivenlerden çabucak çıktı. Derin bir nefes alıp rahatladı ve onu hem telefonundan, hem de gönlünden tamamen sildi.









{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: sunumdaki görsel fotoğraf sanatçısı Ali Sarıkaya' ya aittir.
      (*) tekrar yayın


16 Şubat 2017 Perşembe

sağlıkta - hastalıkta (*)









Onu tanıyamıyordu artık. Geçen haftadan beri çok değişmişti. Bir keder, bir bedbinlik gelmiş üstüne, gitmemişti. Sorulacak bütün soruları sormuştu. "İşyerinde mi bir sorun olmuştu, ailesiyle - akrabalarıyla mı, kardeşiyle mi, otoparkta komşulardan biriyle mi, alışveriş ederken bir dükkan sahibiyle mi, metroda inerken binerken mi, ne ne???" diye defalarca sormuştu ama bir cevap alamadığı gibi, olumsuz da yanıtlanmıştı.

Eskiden cildinden dışarı minicik nokta halinde çıkan sakallarını anında traş eden, saçlarını belli bir intizama sokan, kolonyasını süren, kıyafetlerini düzgün katlayıp yerleştiren, bir gün giydiğini anında banyoda soyup kirli sepetine koyan, mutfakta yardımcı, yaşamda yaratıcı adam gitmiş, yerine kirli sakallı, dağınık saçlı, ağzını bıçak açmayan, açsa da olumsuz cümleler söyleyen, parmağını kıpırdatmak dahi istemeyen, koltuğunda yığın halinde oturan bir adama dönüşmüştü. 


İlk zamanlar telaş içinde ne olduğunu sorularıyla anlamaya çalışan kadın, pervane oldu adamın etrafında. Önce kendisine sonra onu tanıyan herkese birşeyler sorarak ipucu bulmaya çalıştı. Görünürde hiç bir şey yoktu. Onu biraz keyiflendirip, harekete geçirecek programlar, sürprizler yaptı, en çok sevdiklerini eve çağırıp, güzel sofralar hazırladı. Yüzünde 5 dakikalık bir gülümseme için feda edebileceklerini düşündü. Olmadı.

Yorgun düştü ve onun yanında ne kadar enerjisini yüksek tutsa da, omuzlarının düşmeye başladığını farketti sokakta vitrin camlarında kendini görünce. Renkli bir hayattan, siyah beyaza geçmiş gibiydiler sanki. Yönetmen böyle istemişti ve onlarda artık rollerini böyle oynuyorlardı. "Ne zaman bitecek bu çekimler?" diye sorabileceği kimse de yoktu üstüne üstlük.


Çaresizlik böyle bir şey miydi? Hayır değildi. Burda bir bilinmezlik vardı. Burda bile bile birini bilinmezlik kuyusunun girdabına atmak vardı. İnsanın herhangi bir derdine illaki bir şekilde çözüm bulunabilirdi. Ama burda o derdin kendisine bile ulaşılamıyordu, kaldı ki çare bulunsun.

Yatağın kenarına iliştiği yatak odasında, kadının gözü aynaya takıldı, kendine baktı. Yüzündeki renklerden midesi bulandı. Bembeyaz pudra sürülmüş gibi hafif pütürlü, pullanmış bir cilt, gözaltlarında ve kapağında halkalaşmış mürdüm eriği rengi, yanaklara doğru hafif sarılaşmakta, dudakları yol yol çatlamış ve rengini yitirmiş bir haldeydi.

Aynada kendine değil de, şu son zamanlarda hayatında tanımlanamayan soruna bakıyordu. Öfkelendi. Çok öfkelendi. Hışımla ayağa kalktı ve salona yürüdü. Televizyonun karşısındaki koltuğa yığılmış halde uyuklamaktaydı adam. 

"Uyan!" diye bağırdı. Adam gözlerini açık tutmaya çalışır halde ona baktı. Tam gözlerini tekrar kapıyordu ki, kadın çığlığa benzer bir sesle bağırdı "Uyaaaan dedim sana!".

"Ne var, ne oluyor?" dedi adam. 

"Daha soruyor musun? Hala soruyor musun? Yüzüme bak! Yüzümün renklerine bak! Karşındaki kadını tanıyor musun? Ya ben? Ben seni tanıyor muyum? Kimsin sen? Nerden çıktın? Benim tanıdığım adamı bir kuytuda öldürdün mü? Sen onun hiç tanımadığım kötü ruhlu ikizi misin? Kimsin seeeennnn?" diye bağırdı kadın.


Adam içinde gezindiği uyku sersemliğinden kurtulmuş, gecenin bir vakti beklemediği bu soruların nerden çıktığını anlamaya çalışıyordu.


"Bana bu akşam bir şeyler söyleyeceksin! Kendi hayatım için karar vereceğim ama önce bir şeyler anlatacaksın!"

"Ben..." dedi adam geveleyerek, "konuşmazsam yok olur sandım"

"Neyi?"

"Ben ölüyorum..." dedi ve ikisi birden salonun ortasındaki uçuruma yuvarlandılar.

"Ne saçmalıyorsun? Ben de bu kadar zamandır gözlerinin önünde ölüyorum görmüyor musun? Doğru dürüst anlat."

"Çok özür dilerim... ama bu bir gerçek!" ses tonundan tüm yaşananların anlamsızlığına ulaşılıyordu ama kadının, öfkesinin beslediği bedeni, duyduğu şeyleri algılamasına izin vermiyordu.

"Son kez söylüyorum. Ya bu gece herşeyi anlatırsın ya da her şey biter!".

"Daha ne söylememi istiyorsun? Ben ölüyorum!" dedi ve hıçkırıklarla beraber avuçlarıyla yüzünü kapattı adam.

Son cümleyle birlikte kelimeler harf harf kulak duvarına çarptı kadının. Duyduklarını anlamlandırmaya çalıştı. Bir iki dakika geçmişti ama o an çok uzun bir sürece tekabül etti kadının belleğinde. 


"Tabii hepimiz öleceğiz... sen, ben, kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, bak hatta köpeğimiz bile. Hem sonra öteki dünyada yine birlikte olacağız, bunu biliyor musun? Öldüğü zaman kim kiminle evliyse onunla yine birlikte olurmuş. Öyle duymuştum. Hani geçen sene bir workshop' a katılmıştım ya, orda söylemişlerdi. Ama sen bilmiyorsun tabii, gelememiştin. Neden gelememiştin bakim hatırlamaya çalışayım... hıımmm galiba bir iş toplantın vardı, hani şu Romanyalılarla yapılacak anlaşma vardı, doğru hatırlıyorum değil mi? Aman canım neyse, ne diyordum.. haa..." Adam ayağa kalktı ve kadını kollarından tutarak sarstı. "Tamam tamam..." dedi gözleri dolarak ve ardından sarıldı kadına sımsıkı. Adamın kolları arasında kendini bıraktı kadın ve sarsıla sarsıla sessizce ağlamaya başladı.





Sabaha kadar uyumadan konuştular. Adam banyo esnasında farkettiği tümseği, ardından ona belli etmeden doktora gidişini, testleri, ultrasonu, doktor bir kez daha emin olmak isteyince renkli dopler çekildiğini söyledi. Tüm bunların ardından ulaşılan sonuç aynıydı. Kadın, sonunda kötü de olsa bir sebebe ulaşmıştı ve sürekli konuşarak, kendince çözümler yaratmaya çalışıyordu.

"Oturduğumuz bu evi, yazlığı ve arabaları satarız. Doktorla detaylı bir konuşma yapar, sonra da oksijeni bol, doğal yetişmiş gıdalara ulaşacağımız bir yerde bahçeli ev tutarız. Gerekirse bazı şeyleri kendimiz yetiştiririz. Bu hastalıkta doğal beslenme ve oksijen çok önemli! Ölürsen de hayatının son günlerini büyük şehir, karbondioksit ve stresten uzak geçirmiş olursun fena mı? Derhal emlakçıyı arıyorum" deyip kalktı kadın.

Adam, kadının ardından baktı. Son cümlelerinden sonra yüzündeki soluk, ölük renkler hızla kaybolmuştu. Hemen herşeyi sahiplenmiş ve yeniden omuzları dikleşerek ayaklanmıştı işte. Ondaki bu güç, sanki adama da sirayet etmiş ve vücudunda çekip çıkarılmayı bekleyen ölü deriye ilk defa elini uzatmıştı.

Ayağa kalktı, bilgisayarın başına geçip yeni yerleşim bölgesi için araştırma yapmaya başladı. Güneş, perdelerin arasından evin içine huzurla sızıyordu.



{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




Not: Yazıda kullanılan çizim google görsellerden alıntıdır.
        (*) Tekrar yayındır.
 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...